Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam4
Toplam Ziyaret528204
Resim Tanıtım Köşesi
Tuval üzerine yağlıboya,
100x180 cm, 2013


Adnan Bey'in Tabloları, Resim Sanatının Biçimsel Özellikleri

Pop biçimsellik, evrensel bağlamda, dünyada, 1960’lı yıllardan beri sorgulanmaktadır. Türk resminde ise sanatçıların, tümden olmasa da, ara devrelerinde zaman zaman uğradıkları pop yaklaşım konusu, Yalım’ın elinde, sanatının yaşamsal amacı haline gelmiştir. Sanatçı, pop biçimselliğin kendine özgü ironik, figüratif yaklaşımlarını benimserken, diğer taraftan kendine ait fantastikleşen renk vurgularını  da gözler önüne sermekten kaçınmamaktadır. İşte bu noktada sanatçının değişik ve kendine ait olan yanı da, öncelikle biçim dili bağlamında ortaya çıkmaktadır. Çünkü renk tercihleri, tamamen resimlerinin kosmozunu da belirleyen bir özellik olmaktadır. Ayrıca resim yüzeylerini gerek boyayı kullanarak iki boyutlu, gerekse -ptik espriyi değerlendirerek üç boyutlaşan tuval gövdelerine ayırmaktadır. Bu ayırmalar mekânla ilgili boyutlaştırma çabaları olarak ayrıca dikkat çekmektedir.

Özkan Eroğlu

İnançlar

BİR ARAŞTIRMA VE SONUÇLARI

 


Ülkemizde, özellikle son yıllarda, din eğitimi insanlara sadece, „ahret için yaşama“ inanç ve düşüncesi şeklinde verilerek toplum derin ve sürekli bir mistiklik ve uyuşukluk içine itilmekte ve bununla birlikte hurafelerde artışlar gözlenmektedir.


İNANÇLAR


İnsanoğlunun varoluşundan bu yana, üstün ve güçlü saydığı bir şeylere inandığı sanılmaktadır.

İlk insanlarla ilgili elde yazılı kayıtlı belge olmadığından çizilen mağara resimlerinden inançları ve inandıkları güçler tahmin edilmektedir.

Daha sonraları, günümüzden yaklaşık 5000- 7000 yıl öncesine ait belge ve buluntular netleşip yazıların dilleri çözüldükçe inançları daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

İnsan gelişimi içinde, doğa üstü güçlerin varlığını kabul etmiş, felaket ve iyiliklerin bu güçler tarafından meydana getirildiğine inanmıştır. Yağışları, fırtınaları, depremleri, savaşları, kuraklıkları Tanrılara havale etmiş onlardan medet ummuştur. Gök tanrısı, yer tanrısı, güneş tanrısı insanın kafasında ayrı ayrı betimlenerek yer almıştır.

İnsan, doğal felaketin zararlarından korunmak için kendine göre kurbanlar vermiş, dualar etmiş, bazen de doğa üstü güçler için savaşmıştır. Babil, Hitit, Mısır gibi uygarlıklardan elde edilen bulgular böyle kaynaklarla doludur.

İnanç türünün çokluğundan olacak Anadolu’ya, “Bin Tanrılı Anadolu” adı boş yere verilmemiştir.

Kitaplı dinler ortaya çıkınca; inançlar, belli bir disiplin altına girmiş fakat daha sonra dinler arası rekabet yüzünden iş, taraftar kazanmaya dönüşmüş, bu durum günümüze kadar süregelmiştir.

İnanışların temel felsefesinde insan yaşamının düzene sokulması vardır. İnsan yaşamındaki bu düzen, çoğu zaman ahlak olarak adlandırılır.

Ahlak ve ibadet dinin iki temel direği olarak görülür.

Sosyal ve kültürel değişim içine giren toplumlarda ahlak anlayışı ve tanımı değişirken bir yandan da bu değişikliğin getirdiği davranışlardan şikayet edildiği de bir gerçek olarak karşımıza çıkar.

“Ahlak” her ne kadar toplumdan topluma değişiyor olarak bilinse de, dürüstlük, iyilik, doğruluk gibi kavramlar ve bu kavramların gerektirdiği davranışlar her toplumda “ahlak” tanımı içindedir.

Hırsızlık, yalan, rüşvet, iltimas gibi davranışlar “ahlaksızlık” olarak nitelenir

Din açısından ahlak, belki de yanlış anlama sonucunda hep ikinci plandadır. Birinci planda ise ibadet vardır.

Ülkemizde, özellikle son yıllarda, din eğitimi insanlara sadece, „ahret için yaşama“ inanç ve düşüncesi şeklinde verilerek toplum derin ve sürekli bir mistiklik ve uyuşukluk içine itilmekte ve bununla birlikte hurafelerde artışlar gözlenmektedir.

Kitle iletişim araçlarının bu kadar geliştiği ve eğitimin yaygınlaştığı günümüzde şu araştırma düşündürücüdür;

“Din ve Ahlak İlişkisine Sosyolojik Bir Yaklaşım” konulu, ve “Felsefe, Din Bilimleri Anabilim Dalı, Din Sosyolojisi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi” ile kapsamlı bir alan araştırması yapan, Din Kültürü ve Ahlak Dersleri öğretmeni Harun Süslü araştırmasında katılımcılara, “Bu dünyada rahat olmanın hiçbir değeri yoktur. Asıl öbür dünyada rahat olmaya bakımalıdır, yargısına katılıyor musunuz?” sorusunu yöneltince, katılımcıların büyük bir çoğunluğu; bu dünya hayatının değersiz, geçici ve yalan olacağı şeklinde görüşlerini açıklamışlar ve böyle düşünenlerin oranı ise, % 77, 1 olmuştur. (Tablo, 27)

Ankete katılanların tahsil durumları: %7’si okur yazar değil, %27’si İlkokul, %17’si Orta okul, %35’i lise ve %19’u Üniversitedir.

Yüksek lisans tezi için hazırlanan ve kabul edilen araştırmanın bu bölümü oldukça dikkat çekici.



Ekleme Tarihi: 2011-09-05, 21:07:41

Yorumlar - Yorum Yaz



"Öpücük’’, (1882)
Francesca da Rimini
Artist: Auguste Rodin

Sanatın Toplumsal İşlevi

“Sanat, şiddeti ortadan kaldırmalıdır, yalnız o yapabilir bunu!”

Stefano d’Anna’nın, “Size öğretilen ve anlatılan dünyanın, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği hâliyle insanın mayasında olan hisler değillerdir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla öğretilir,” diye betimlediği korku imparatorluğunun kollarında yabancılaşan insan(lık) tablosu Munc’un resmettiği ‘Çığlık’tan başka bir şey değildir…

Savaşla, yıkımla, yoksullukla, kan ve gözyaşıyla beslenen karanlık ‘Çığlık’ tablosunda insan(lık)ın umudu yine insan(lık)a ait devrimci sanatta ve isyandadır.

Çünkü yaratıcı sanat, savaş yıkıcılığına karşı duran; durmakla kalmayıp iyi, güzel ve doğrunun önünü açan bir dinamiktir. Tıpkı Ingeborg Bachmann’ın ifadesindeki üzere: “Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür kalacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecektir…”

Sözü edilen özgürlüğün yaratılmasında barış için savaşan devrimci sanatın rolü büyük olacaktır…

“Nasıl” mı? Gayet basit: Sanat, insan(lık)ı hakikâte ulaştırır. Onunla gerçekleri tanır, tanımlar ve tahayyül ederek, harekete geçeriz.

Onun görevi, kopya etmek değil, ifade ederek, yol açmaktır.

Michel Foucault kaygılarını, “Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi,” diye dillendirirken; Louis Aragon da ekler: “Yeni sanat, aynı zamanda hem ağacı hem ormanı gösteren, onları neden gösterdiğini bilen, ‘sanat sanat içindir’den mümkün olduğunca uzak, insana yardımcı olmak, yaşam yolunu aydınlatmak tutkusu içinde olan, yaşam yolunun anlamını da hesaba katan ve bu yolculuğun öncülüğünü yapan kaçınılmaz, zorunlu bir yeni gerçekçiliktir”!

Evet devrimci sanat yalnızca kendisine verilenle değil, verilmiş olanın imgelemiyle de yaratır dünyasını. İmgelem yetisi, dolayısıyla soyutlama edimi olmadan, nitelikli bir geçmiş, bugün ve kendine özgü bir kültür yaratamaz devrimci sanat…

Ancak şu da unutulmamalı: Sanatçı, diğer insanların ne istediğini fark edip, bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı olmaktan çıkar. Sıkıcı veya eğlenceli bir esnaf, dürüst veya sahtekâr bir ticaret insanı olur…

Temel DEMİRER