Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam62
Toplam Ziyaret522702
Köşektaş, Hacıbektaş

Vaktiyle Özgür Ansiklopedi Vikipedi`de köyümüze ait bir sayfa oluşturarak temel bazı bilgiler aktarmıştık. Vikipedi’deki kurallara bağlı kalarak oradaki bilgi ve belge zenginliğini artırma çalışmalarımız kesintisiz devam etmektedir. Yüksek düzeyde yabancı dil bilen, ilgi duyan, isteyen herkes, bizimle iletişime geçerek, köyümüze ait bu sayfanın hem başka dillere çevrilmesi, hem konu ve içerik zenginliğinin artırılması için elinden gelen katkıyı yapabilir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

İnançlar

BİR ARAŞTIRMA VE SONUÇLARI

 


Ülkemizde, özellikle son yıllarda, din eğitimi insanlara sadece, „ahret için yaşama“ inanç ve düşüncesi şeklinde verilerek toplum derin ve sürekli bir mistiklik ve uyuşukluk içine itilmekte ve bununla birlikte hurafelerde artışlar gözlenmektedir.


İNANÇLAR


İnsanoğlunun varoluşundan bu yana, üstün ve güçlü saydığı bir şeylere inandığı sanılmaktadır.

İlk insanlarla ilgili elde yazılı kayıtlı belge olmadığından çizilen mağara resimlerinden inançları ve inandıkları güçler tahmin edilmektedir.

Daha sonraları, günümüzden yaklaşık 5000- 7000 yıl öncesine ait belge ve buluntular netleşip yazıların dilleri çözüldükçe inançları daha net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

İnsan gelişimi içinde, doğa üstü güçlerin varlığını kabul etmiş, felaket ve iyiliklerin bu güçler tarafından meydana getirildiğine inanmıştır. Yağışları, fırtınaları, depremleri, savaşları, kuraklıkları Tanrılara havale etmiş onlardan medet ummuştur. Gök tanrısı, yer tanrısı, güneş tanrısı insanın kafasında ayrı ayrı betimlenerek yer almıştır.

İnsan, doğal felaketin zararlarından korunmak için kendine göre kurbanlar vermiş, dualar etmiş, bazen de doğa üstü güçler için savaşmıştır. Babil, Hitit, Mısır gibi uygarlıklardan elde edilen bulgular böyle kaynaklarla doludur.

İnanç türünün çokluğundan olacak Anadolu’ya, “Bin Tanrılı Anadolu” adı boş yere verilmemiştir.

Kitaplı dinler ortaya çıkınca; inançlar, belli bir disiplin altına girmiş fakat daha sonra dinler arası rekabet yüzünden iş, taraftar kazanmaya dönüşmüş, bu durum günümüze kadar süregelmiştir.

İnanışların temel felsefesinde insan yaşamının düzene sokulması vardır. İnsan yaşamındaki bu düzen, çoğu zaman ahlak olarak adlandırılır.

Ahlak ve ibadet dinin iki temel direği olarak görülür.

Sosyal ve kültürel değişim içine giren toplumlarda ahlak anlayışı ve tanımı değişirken bir yandan da bu değişikliğin getirdiği davranışlardan şikayet edildiği de bir gerçek olarak karşımıza çıkar.

“Ahlak” her ne kadar toplumdan topluma değişiyor olarak bilinse de, dürüstlük, iyilik, doğruluk gibi kavramlar ve bu kavramların gerektirdiği davranışlar her toplumda “ahlak” tanımı içindedir.

Hırsızlık, yalan, rüşvet, iltimas gibi davranışlar “ahlaksızlık” olarak nitelenir

Din açısından ahlak, belki de yanlış anlama sonucunda hep ikinci plandadır. Birinci planda ise ibadet vardır.

Ülkemizde, özellikle son yıllarda, din eğitimi insanlara sadece, „ahret için yaşama“ inanç ve düşüncesi şeklinde verilerek toplum derin ve sürekli bir mistiklik ve uyuşukluk içine itilmekte ve bununla birlikte hurafelerde artışlar gözlenmektedir.

Kitle iletişim araçlarının bu kadar geliştiği ve eğitimin yaygınlaştığı günümüzde şu araştırma düşündürücüdür;

“Din ve Ahlak İlişkisine Sosyolojik Bir Yaklaşım” konulu, ve “Felsefe, Din Bilimleri Anabilim Dalı, Din Sosyolojisi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi” ile kapsamlı bir alan araştırması yapan, Din Kültürü ve Ahlak Dersleri öğretmeni Harun Süslü araştırmasında katılımcılara, “Bu dünyada rahat olmanın hiçbir değeri yoktur. Asıl öbür dünyada rahat olmaya bakımalıdır, yargısına katılıyor musunuz?” sorusunu yöneltince, katılımcıların büyük bir çoğunluğu; bu dünya hayatının değersiz, geçici ve yalan olacağı şeklinde görüşlerini açıklamışlar ve böyle düşünenlerin oranı ise, % 77, 1 olmuştur. (Tablo, 27)

Ankete katılanların tahsil durumları: %7’si okur yazar değil, %27’si İlkokul, %17’si Orta okul, %35’i lise ve %19’u Üniversitedir.

Yüksek lisans tezi için hazırlanan ve kabul edilen araştırmanın bu bölümü oldukça dikkat çekici.



Ekleme Tarihi: 2011-09-05, 21:07:41

Yorumlar - Yorum Yaz


Özer Akdemir
U R G A N

Yokluktan, yoksulluktan
canına kıyan babalara!..

Başına ne geldiyse bu altında uzanıp hülyalara daldığı eğri kavak ağacı yüzünden geldi. Yaşıtıydı, sırdaşıydı, arkadaşıydı. Ona kıyamadı! Ölümü onun dibinde karşıladı. Attı urganı budağına, aldı canını gözünü kırpmadan!..

Bahar yelinin uçsuz bucaksız bozkırda boyvermiş çiğdemleri okşayarak son karları da erittiği gün, sanki gök boşalmış gibi yağmur yağıyordu. Yalnız Atlar Ülkesini aşıp, tepenin yamacından kıvrılarak köyün tam ortasından geçen dere coştukça coşmuştu.

“Kırk yıl önce böyle bir sel geldiydi” dedi, dişsiz ağzında cümleleri yuvarlayan Kelik Derviş. Önlerinde boz bulanık akan seli tepenin yamacındaki çeşmenin başından seyreden bir grup köylünün arasındaydı. Selin gürleyişi, sanki yeryüzünü dövmek, hıncını almak ister gibi hışımla yağan yağmurun sesini bile duyulmaz etmişti ki Kelik Dervişin sözlerini de sanırım benim dışımda duyan olmadı.

Başlarına geçirdikleri ceketler, naylon poşetler, şemsiyelerle yağmurdan korunmaya çalışan köylülerin içindeydim ben de. Sele baktıkça başım dönüyor, başım döndükçe bakmak istiyordum. Sarıdan, mora, kırmızıdan toprak rengine bürünen suların kocaman bir ağaç gövdesini, ölü bir tilki leşini, her türlü ağaçtan binlerce yaprak ve dalı önünde sürükleyişini izlemeye doyamıyordum.

Az ötemizde yüzünü iki elinin arasına alıp görüntüye dalmış gitmiş ozanı neden sonra fark ettim. Sudan çıkmış sıçan gibi ıslanmıştı ama o bunun farkında bile değildi. Anladım ki yine başka bir alemdeydi. Asıl adını kendisi bile unutmuştu. Yıllardır ‘Ozan’dı o bizim köylü için. Yanına gidip çömeldim, şemsiyemi başının üzerinde tutarak yağmuru kestim; “Hayırdır Ozan, daldın gittin sellere” dedim. Uykuda uyanır gibi yüzüme baktı. Saçlarından yağmur suları süzülüyor, bıyıklarının, kirpiklerinin ucundan damla damla akıyordu.

Gülümsedi, bakışlarını yere indirdi. Yağmurun, selin sesine karışan bir mısra döküldü dudaklarından;

“Taşkın sular gibi akıp çağlarım
Didarı görüben gönül eğlerim
Dünyaya geleli her dem ağlarım
Çeşmim karışmadık seller mi kaldı”

Daha dün, çok uzakta, Kırşehir’den de ötede şimşeklerin parıltısının yanıp söndüğü bir gece vakti, yağmurdan önce gelen serinliğiyle ürperdiğimiz eski bağlardaki bir pağın kerpiç duvarına yaslanıp demlenirken de Karacaoğlan’ın bu türküsünü söylemişti, Elimi omzuna koyup, gözlerine baktım. Bir kez daha gördüğüm bakışlar yüreğimi dağladı. Öylesine acı dolu, öylesine dünyadan geçmiş, herşeye boşvermiş bir bakıştı ki!

Gözlerimi kaçırıp kalktım yanından. O da kalktı. Ben, yağmurun oluşturduğu, sele kavuşmak için olanca aceleciliğiyle akan ince dereciklere basmamaya çalışarak toprak yoldan sağa kıvrılırken, o sularına batıp çıktığı yağmura aldırmadan elmalık tarafına yürüdü, gitti. Bu onu son görüşüm oldu.

Selden iki gün sonra o incecik bedenini mezarına koyarken hep bu türkü döndü dolandı içimde. Ondan duyduğum son türküde kendi ölümünü anlattığını nereden bilirdim ki!

Herkes bir şey söyledi, her kafadan ayrı bir öykü çıktı, söylentiler aldı başını gitti günlerce köyde. Kimse, ozanın neden sahip olduğu tek toprak parçasında, eğri bir kavak dalına urgan atıp canına kıydığının gerçek nedenini anlamadı.

Bağı bahçesi, bostanı hep ortakçılıktı, doğuştan garibandı. Çalışır didinir, ürünün yarısını mal sahibine, emmisi, dayısı, bibisi olan akrabalarına verirdi. Hiç şikayetlendiğini duymadım ben bundan. “Aç açıkta değiliz. Tarla bizim olsa ne olur olmasa ne?” der güler geçerdi. O  zamanlar gençti daha, dünya toz pembeydi gözünde, gönlünde. Kısacık sürdü bu “yoksuluz ama keyfimiz paşada yok” günleri...

Eşini ikinci oğlunu doğururken kaybettikten sonra hiç kendinde gezmedi. Bir gün bile onu gözlerinde mutluluk ışığı ile yakalamadım o günden bu yana. Kendinden, köyden, köylüden, her şeyden uzak bir zamana takılıp kaldı yıllar yılı. Konuşması, yemek yemesi, yürümesi hep bir esriklik içindeydi. Sadece düğün dernek gezip türkü söylediği ya da şarap testisinin başına çömelip bardaklarca içtiği günlerde yüzü birazcık da olsun rahatlardı. Son gününe kadar da bu böyle oldu.

Ölümünün üzerinden on beş gün geçtikten sonra büyük oğlunu ortakçılık yaptıkları tarlada çalışırken gördüm. Acının da bir miadı vardı. Giden gitmiş yaşamak ağrısı hala kalanların omuzlarındaydı.

Daha 15-16 yaşlarında, bıyıkları terlememiş fidan gibi bir gençti. Yanına gittim, biraz laflamak daha çok da ona yardımcı olmak istedim. Domates fidesi dikiyordu toprağa. Küçük küçük çukurlar açıp çamurlu toprağın bağrını araladım, fideleri dikmesi için.

Çalışırken bir yandan da köyün öbür ucundaki mezarlıkta toprağın bağrında uyuyan babasını anlatıyordu. Ozanla aramızdaki muhabbeti iyi bilecek kadar yaş almıştı o da; “Babamın bu dünyada tek huzur bulduğu yer o kavaklıktı emmi” dedi. Akrabalık yoktu Ozanla aramızda ama çocukları emmi bellemişti beni.  Sesi çocukluğunun artık ebediyen bittiğini bilenlerin olgunluğundaydı.

İkimizde oturduk toprağın üzerine. O anlatmaya devam etti; “Annemle gençliklerinde eğri dalın altında buluşurlarmış hep. O yüzden yıllarca tüm kavak tüccarlarına hayır dedi, satmadı kimseye. Kardeşimin, spor ayakkabısı olmadığı için beden eğitimine giremediğini öğrendiğinde çok üzüldü. Bir hafta içinde sadece eğri dalı ayırarak bütün kavakları sattı. Tüccar da vazgeçmesinden korkmuş olacak ki hemencik eğri kavak dışındaki tüm ağaçları kesti.  Babam, o gün bıçkı seslerini duymamak için köyden çıktı, ilçeye gitti. Akşam karanlık çökerken geldiğinde elinde iki çift spor ayakkabısı, giysiler, tadını çoktan unuttuğumuz yiyecekler vardı. Çok güzeldi yemek o akşam. Annem öldüğünden bu yana evde eline almadığı bağlamanın başına geçip türküler yaktı. Annemin en sevdiği “Tatlı dillim, güler yüzlüm ey ceylan gözlüm / Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen” türküsünü defalarca, gözlerinden yaşlar boşanarak söyledi. Şaşırmış, ama babam sanki yaşama yeniden dönmüş gibi de sevinmiştim. Bu onun son gecesiymiş!”

Hiç bir şey söylemedim. Hayatının baharındaki delikanlının babasına veda sözlerini dinledim;

“şimdi anlıyorum ki, kavak ağaçlarının kesildiği gün babam da dünyayla bağını kesti. Annemle ilk buluştukları eğri kavağı işte bu yüzden satmadı, boynuna ipi orada geçireceğini biliyordu”

Göğsümü tıkayan kederi bastırıp yanından ayrılırken ozandan son dinlediğim türküyü mırıldanıyordum;

“Alları çıkarıp karalar geyip
Sen varıp ellerin sözüne uyup
Bir gün ben kendime kıyarım deyip
Urgan atmadığım dallar mı kaldı”

Özer AKDEMİR
EVRENSEL