Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam19
Toplam Ziyaret825309
Rüstem Şen
Rüstem Şen Bir Öğretmendi 
Musa Kâzım Yalım

Öğretmenlik, toplumun ve bireylerin kişiliğini şekillendiren, geliştiren kutsal bir değerdir. Bir meslekten öte, insan ruhunu ve kişiliğini biçimlendirme sanatıdır. Bu sanat ise ancak genel kültürün yanı sıra eğitimsel yetişme ve biçimlenme ile mümkün olur.

Peki, öğretmen kimdir? En yalın tanımıyla öğretmen; bilimsel ve sanatsal değerleri yaratanların yaratıcısıdır.

Ne var ki öğretmenlik, yetersiz idarecilerin uyguladığı çağdışı yöntemler nedeniyle işlevini büyük ölçüde yitirmiştir. Bu yüzden ülkemizde hâlâ, minik yüreklere koşullanmaların perdelediği gerçekleri gösterecek öğretmen eksikliği yaşanmaktadır.

Rüstem, öğretmenliğin gerektirdiği tüm niteliklere sahipti. 1931 doğumluydu ve benden yalnızca bir yaş küçüktü. Hem çocukluk hem öğrencilik hem öğretmenlik yıllarında, hem de gönül ve fikir dünyasında yol arkadaşım oldu. Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne, Çifteler (Eskişehir) Köy Enstitüsü’nden döndüğüm yıl yazılmıştı. Hemen her hafta sonu bir araya gelir, Köşektaş özlemimizi paylaşır ve hafifletmeye çalışırdık.

Sonraki yıllarda Köy Enstitüleri’nin adı “İlköğretmen Okulu” olarak değiştirildi ve enstitüler fiilen kapatıldı. Bu değişiklikle birlikte eğitim süresi dört yıldan yedi yıla çıkarıldı. İşte bu yüzden Rüstem, yedi yıl boyunca özel alan eğitimi aldıktan sonra öğretmen olabildi.

1964–1966 yılları arasında ikimiz de Köşektaş’ta öğretmenlik yaptık[*]. Bu birlikteliğimizde nice doğal sohbetlerimiz, nice müzikli buluşmalarımız oldu.

Rüstem, öğretmenliğin getirdiği sorumluluk ve yükümlülükleri taşıyabilecek bilgi ve beceri kapasitesine sahipti. Ülkemize yararlı bireyler yetiştirmek için var gücüyle çalıştı; öğrettikleriyle mutlu olmayı başardı. Bu bir kanaat değil, gözlemlenmiş bir gerçektir.

Onun vefatını duyduğumda, keşke fırsatım olsa da anılarımızı Köşektaşlılarla dolu büyük bir salonda paylaşabilsem, onu hatıralarla yaşatabilsem diye düşündüm. Sonra çaresizce oturup anılarımızı kendi kendime anlatmaya başladım; anlattıkça ağladım ve böylece üzerimdeki gamı, kederi dağıtmaya çalıştım. Onu özlemle anıyorum.

Musa Kâzım Yalım l 14 Nisan 2012

[*] 𝗔𝘁𝗮𝗻𝗺𝗮 𝘃𝗲 𝗻𝗮𝗸𝗶𝗹 𝗯𝗶𝗹𝗴𝗶𝘀𝗶: 𝗦𝗶𝗻𝗮𝗻 Uçar:
“Rüstem Şen, Köşektaş Köyü İlkokulu’na 1964 yılında atanmış, üç yıl görev yapmış, 1967 yılında nakil gereği ayrılmıştır.”

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Anasayfa

www.kosektas.net


Tablo: Adnan Yalım
Köşektaş'ta Bir Hafıza Sahnesi: Müzik ve Eğlence l Mekân ve Tören

Bu tablo, Köşektaş’ın kültürel dokusunu ve toplumsal hafızasını görsel bir anlatıya dönüştürüyor. Ön plandaki müzisyenler ve enstrümanlar, Köşektaş düğünlerinin coşkusunu çağrıştırırken aralarındaki köpek figürü sahnenin samimiyetini artırıyor. Arka plandaki yıkıntılar Köşektaş’ın geçmişine ait taş evleri, terk edilmiş ocakları ve zamanla silinmiş izleri; öndeki büyük ağaç ise köyün doğayla kurduğu sürekliliği simgeliyor. Açık mavi gökyüzü tabloya ferahlık katarken, içinden geçen güzergâh yalnızca fiziksel bir yol değil; toplumsal ilişkilerin, kimliklerin ve kültürel sürekliliğin aktığı bir hat olarak karşımıza çıkıyor. Böylece tablo, Köşektaş’ın geçmişini, bugününü ve geleceğe dair umudunu tek bir sahnede bir araya getiriyor. kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

KEZİBAN CEYHAN'IN ÇİLESİ, ONURU VE SESİ


Ahmet Çavuş (Uçar)'un Hafızasından

Anadolu’nun köylerinde söz, çoğu zaman yazıdan daha kalıcıdır. İnsanlar yaşadıklarını taşlara değil, birbirlerinin hafızasına kazır; acılar, sevinçler, kayıplar ve direnişler kuşaktan kuşağa anlatılarla aktarılır. Bu sözlü mirasın taşıyıcıları, yalnızca hikâye anlatan kişiler değil; bir toplumun belleğini ayakta tutan sessiz emekçilerdir. Köşektaş’ta bu görevi yıllarca üstlenenlerden biri de Ahmet Çavuş’tur. Onun hafızasında saklanan Keziban Ceyhan’ın hikâyesi, yalnızca bir kadının yaşamı değil; bir dönemin, bir coğrafyanın ortak kaderini  içinde taşıyan güçlü bir sözlü mirastır.

KOSEKTAS.NET

Keziban Ceyhan'ın Çilesi, Onuru ve Sesi l 20 Ocak 2026

Köşektaş’ın belleğinde derin bir iz bırakan, sözü berrak, anlatısı ağır akan Ahmet Çavuş (Uçar), geçmişin acılarını, sevinçlerini ve insanın içini burkan hikâyelerini yıllarca taşıyıp aktaran bir hafıza emanetçisiydi. Onu dinleyen herkes, sözlerinin ardında yalnızca bir anlatıcının değil, zamanın kendisinin konuştuğunu hissederdi.

Ne bir kelimeyi eksik bırakır ne de bir duyguyu abartırdı. Sözünde ölçü, anlatısında vakar, yüzünde ise yılların yorgunluğunu taşıyan bir sükunet vardı.

O, yalnızca bir anlatıcı değil; köyün geçmişini bugüne taşıyan, bugünü yarına emanet eden bir hafıza bekçisiydi. Onun dilinden dökülenlere göre Keziban Ceyhan, Yusuf’un, Rıza’nın ve Süleyman’ın anasıydı; ama bundan öte, kaderin en sert rüzgârlarına tek başına göğüs germiş bir Anadolu kadınıydı.

Keziban Ceyhan’ın ömrü, savaşın gölgesinde kalmış, yoksulluğun taşına toprağına sinmiş kadınların ortak yazgısını taşır. Kocası cephede kalmış; geriye üç yetim, bir avuç umut ve yokluğun ortasında ayakta durmaya çalışan bir kadın bırakmıştır. Kıtlığın, yoksunluğun ve çaresizliğin kol gezdiği yıllarda hem çocuklarını kimseye muhtaç etmemeye uğraşmış hem de çevrenin acımasız diliyle, ağır yargılarıyla baş etmek zorunda kalmıştır.

Konu komşu, akraba, hatta kocasının yakınları bile ona omuz vermek yerine çoğu zaman yük olmuş; sözleriyle, bakışlarıyla, iftiralarıyla yüreğini daha da yaralamışlardır.

Dul bir kadının toplum içinde ayakta durmasının ne kadar zor olduğunu gösteren en acı örneklerden biridir Keziban Ceyhan’ın hikâyesi. Hem dışlanmış, hem hor görülmüş, hem de zaman zaman şiddete maruz kalmıştır. Ama yine de eğilmemiş; çocuklarını büyütmüş, onlara hem umut hem de onur bırakmıştır.

Yaşadığı acılar, iç dünyasında ağır ağır bir ağıda dönüşmüş; sitem, sabır ve yanık bir sesle yoğrulmuştur. İçinden kopan dörtlüklerinde hem kaderine karşı bir iç çekiş hem de insanın insana ettiği zulmün sessiz tanıklığı vardır. Onun dizelerini okurken Yunus Emre’nin o derin nefesi hatırlanır:

Ben bir usanmaz ozanım,
Derdim vardır inlerim.”

Keziban Ceyhan’ın sözleri de böyledir: İçine gömülmüş bir sızı, dışına vurmuş bir çığlık. Hem çocuklarına duyduğu sevdayı taşır hem de kendisine yapılan haksızlıkların izini her dizede yeniden kanatır.

Bugün hem Keziban Ceyhan’ı hem de onun sesini bize ulaştıran Ahmet Çavuş’u saygıyla anıyoruz. Onların bugüne taşıdığı bu sözler, yalnızca bir kadının değil; bir dönemin, bir toplumun, bir acının ağıdıdır.

Keziban Ceyhan’ın Dörtlükleri l Yüreğin Yandığı, Sözün Ağıda Döndüğü Yer

Aşağıdaki dizeler, onun yaşadığı çileyi, gururu, yalnızlığı ve direncini bütün çıplaklığıyla, bütün yanıklığıyla taşır:

Batkın diyorlar babamın evine
Kapıya gelir bir sürü koyunu

İnil inil iki katar gelirken
Yetim diye içmiyorlar suyunu.

Bu dizelerde hem yoksulluğun hem de toplumun acımasız bakışının izleri vardır. “Yetim diye içmiyorlar suyunu” sözü, hem çocuklarının sahipsizliğini hem de insanların duyarsızlığını anlatır.

Ben garibim, benim arkam yoğudu
Yandı yandı yüreklerim soğudu

Gene de Mevla’ya şükürler olsun
Üç oğlum var arka arkaya büyüdü.

Burada hem kaderine boyun eğiş hem de annelik gururu vardır. “Arkam yoktu” derken yalnızlığını, “Üç oğlum büyüdü” derken direncini anlatır.

Ciğer yakar Temmuzların sıcağı
Irızam görmedi ana kucağı

Bu kadar büyüklenme düşman
Şen ettiğin İbalı’nın ocağı.

Bu dörtlükte kaderin sertliği ve insanın insana ettiği zulüm dile gelir. “Irızam görmedi ana kucağı” sözü, hayatının en derin yaralarından biridir.

Keziban Ceyhan’ın yaşamı, Anadolu’da bir kadının tek başına ayakta durmak için verdiği mücadelenin ağıtlaşmış hâlidir. Çevresindeki baskılara, yokluğa ve haksızlığa rağmen çocuklarına sarılarak hayata tutunmuş; acısını sözleriyle, onurunu ise kararlı duruşuyla korumuştur.

Onun dörtlükleri, yalnızca geçmişte yaşanmış acıların değil, insanın içindeki tükenmeyen direnme isteğinin de sesidir. Her dize, omuzlarına yüklenen haksızlıkların, yalnızlığın ve yokluğun içinden süzülüp gelen bir nefes gibidir. Bu sözlerde hem bir annenin çocuklarına tutunarak ayakta kalma çabası hem de toplumun dar kalıplarına sıkışmış bir kadının sessiz başkaldırısı duyulur.

Bugün bu dizeleri okurken Keziban’ın sesi, yalnızca kendi zamanına değil, hâlâ benzer yükleri taşıyan bütün kadınların hayatlarına dokunur. Onun ağıdı, bir köyün sınırlarını aşarak insanlığın ortak hafızasına karışır. Dörtlüklerinin yanık tınısı, hem acının hem de onurun nasıl taşındığını hatırlatır; bir kadının sessizce büyüttüğü direncin söz olup yüzyılları aşabileceğini gösterir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası l 6 Agustos 2006


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net| www.kosektas.com l İletişim: kosektas@kosektas.com

 Son Güncelleme: 20 Ocak 2026
Mehmet Dündar’ın yaşamı, yalnızca bir öğretmenin meslek hikâyesi değil; aynı zamanda Anadolu’nun kıraç topraklarından doğup dünyaya açılan bir bilgelik arayışının da öyküsüdür. Köşektaş’ın taşlı yollarından Fransa’nın kültür merkezlerine uzanan bu yolculuk, onun içindeki öğrenme tutkusunun ve insanı anlamaya yönelik derin merakının bir yansımasıydı. Öğrencilerine aktardığı her bilgi, çevirdiği her cümle, aslında kendi hayatından süzülen bir ışığın başkalarına ulaşma çabasıydı.
01.01.2026
Çocukluğumda, Deliağanın evinin bulunduğu bu küçük tepeciğin ötesine, kuzey yönündeki uçsuz bucaksız ovaya hiçbir zaman gitmemiştim. O ova bitmez tükenmez gibi gelen buğday tarlaları, Sadık Köyü’ne ve ondan daha da ilerideki göçmen köyü denilen yere, ovanın puslar içerisinde belli belirsiz görünen sınırına kadar uzanırdı. Upuzun kavak ve söğüt ağaçlarının kümelendiği bir yeşilliğin tam ortasında yükselen höyüğü bu yaşıma kadar hep merak etmişimdir.
23.03.2025
Her yerde bir kartalkayası vardır. Bizimki hepsinden sıcak ve yumuşaktır. Güneşin Kartalkayadan doğduğu zamandı. Sabahları sırtlarında bütün kitapları. Küçücük dev sanılan adımları… Okula ilk gelmenin ilklik heyecanı, coşkusu… Güneşle ısınan ve ısıtan duygu… Ana yüzüne ilk gülüşteki ananın mutluluğu. Derste nasıl bulduklarını hâlâ anlayamadığı hep birlikte öğrenme arzusu… Nerden ve nasıl oluştu. Ya da nasıl oluşturuldu. Sabahın güneşi yalarken karşı bağın zerdalilerini, ısınır derslerimizdeki kabarmış bilgi açlığı… Yeniden açmış doğa. Tüm cömertliği ile yeniden oluşur börtü böcek ve çiçekler. Toprağa karışmış, gerinir kirpi ve tosbağalar. Kıdemli toplama kampı gözcüleri yercüğürceler. Oradan buraya kayarken kuyruğunu kaybeden diyetçi kelenkesteler.
23.03.2025
Uzun geçen kış mevsiminin sonunda, hasretle beklenen bahar, köyde yüzünü gösterdi. Güneş çıktı. Üşüyen toprak biraz ısındı. Toprağın üstünde üç aydan beri bekleyen kar erimeye başladı. Kar eridikçe toprağın üstü açıldı, toprağın ıslaklığı geçti ve eriyen karın altından önce kardelenler, sonra sarı çiğdemler toprak üstüne çıktı.
14.03.2025
Köşektaş, Kapadokya dairesi içinde, Avanos’a 35, Hacıbektaş’a 20 km. uzaklıkta şirin bir köy. Henüz beş altı yaşındayım. Evimizin arkasında, bir karış tozu olan yolda, yaşıt birkaç çocuk birlikte oynuyoruz. Önce derinden, sonra gittikçe yaklaşan metalik bir gürültüye dikkat kesiliyoruz. Gürültü şiddetini artırınca korkmaya başlıyoruz. Bu sırada, benden iki yaş büyük ablam, nereden aklına geldi bilmiyorum, “Teççel meççel”, “Kaçın, teççel meççel gelmiş.” diye bağırınca, her birimiz, bir tarafa dağılıyoruz. Ben, doğru samanlığa kaçıyorum. Kalbim, küt küt vuruyor. O sırada ablam yetişiyor. Bu kez de, “Kardeşim, dünya batıyor. Önce çocukları götürecekmiş teççel meççel, sonra da büyükleri.”
04.03.2025
Köşektaş Hikayeleri
 
Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin Ölgün

Yazıya yansıtılan hikayelerin eğlendirici niteliği yanında bir
de bilgilendirici gücü olduğu herkesçe bilinen, tartışma kaldırmaz bir gerçektir. Aracı
da, amacı da Köşektaş ve Köşektaşlılar olan Celalettin Ölgün hikayeleri, gerek yazım biçimiyle, gerek anlatım
tarzıyla, gözlerimizi kendi öz
benliğimize çevirmemizi, kendi kendimizle buluşmamızı sağlayan en kısa yoldur!

kosektas.net


Tahavit

Kızılağıllı babası seferberlikte şehit olduğundan, iki yaşında yetim kalmış. Anası, “Kardeşlerimin yanında büyütürüm!” diyerek babaocağına, Köşektaş’a getirmiş. Orada büyütüp evlendirmiş. “Çocukluğunun çok sıkıntılı geçtiğini, yetimliğin, garipliğin, kimsesizliğin ne demek olduğunu benden daha iyi bilen çok azdır!” diye anlatırdı.

Gençlik yıllarında, o dönem yeniden kendini göstermeye başlayan tarikatçılığa heveslenmiş. Nevşehir ve çevresinde “Kadiri Tarikatı” öğretisini yaymaya çalışan Sulusaraylı Hüsamettin Hoca’ya bağlanmış ve bu yüzden de, o yıllarda köyün bağlı olduğu Topaklı nahiyesi Jandarma Karakolu’nda, diğer yandaşları Hurşit, Kadirin Ali, Mehmet Şeref, Musa Şernaz, Mulla Şeref ve daha birçokları ile çok işkence görmüştü. Hepsi de o yıllarda aşırı, hem de gösterişli bir biçimde ibadet etmişlerdir. Ömrünün son yıllarında, gerek hastalığından gerek yaşlılığından dolayı gerektiği gibi namaz kılamamaktaydı. Namazını neden daha dikkatli ve düzenli kılmadığını soranlara, “Biz tarikatçılığımızın ilk yıllarında namazın demini aldırdık, kuzum!” diye kendince savunma yapardı.

Sessiz, kendi halinde birisiydi. Yanık sesiyle kasideler söyler, Ramazan aylarında camide orucu karşılama ve uğurlama ilahileri okurdu.

1928–1936 yılları, etkisini en fazla Orta Anadolu’da gösterdiği söylenen kıtlık yılları olarak bilinir. Üç–beş yıl süren kuraklıktan ot bile bitmemiş. Ekilen ekin bitmediği gibi, köylünün elindeki hayvanlar yayılacak ot bulunamadığından birer ikişer telef olmuş, ölüp gitmişler. Ege Bölgesi’nde durum farklı olmalı ki, eli iş tutanların çoğu İzmir, Aydın, Balıkesir gibi kentlere çalışmak için giderek evlerini geçindirmeye çalışmışlar.

Birçok Köşektaşlı gibi, Tahavit de İzmir’e çalışmaya gitmiş. İş bulmuş, bulamamış ama daha çok boş kalmış. Çalışmaya giden tüm gurbetçiler gibi, bitin, pirenin ve her türlü mikrobun kol gezdiği hanlarda, sırtına sarıp götürdüğü yorgana sarılır yatarmış. Doyurucu bir iş yok ki yeterli yesin, iyi beslensin. Böylesi bir ortamda yaşarken, ıslanmaktan mı, yetersiz beslenmeden mi, yoksa başka bir nedenden mi hastalanmış; öksürmekten ciğeri yırtılma noktasına gelmiş. Ateş, kusmalar, halsizlik… Bakıma ve tedaviye ihtiyacı var ama kim bakacak, hangi parayla kim tedavi ettirecek? İzmir’e birlikte gittiği Köşektaşlı yol arkadaşları kendi ekmeklerini kazanma çabası içindedirler. Biraz da babası Kızılağıllı olduğundan yabancı gibidir. Köhne bir han köşesinde, çekilmez hale gelen hastalığıyla yalnız başına kalmıştır. Hana yatmaya gelenlerin acıyıp verdiği yiyeceklerle yaşamaya çalışmaktadır. Köyüne dönecek ne gücü ne parası vardır.

Handa üç aydan fazla kaldığından hancı da bıkmıştır ama hiç uğramayan, arayıp sormayan köylüleri kadar da acımasız değildir. Hancı ile han sakinleri “öldü ölecek” diye beklerlerken, Belbaraklı Cansızın Veli gelmiş, durumunu görmüş, acıyarak ilgilenmiş. Trenle köyüne dönerken Tahavit İbrahim’i de yanına alarak evine kadar getirmiş.

Tahavit, İzmir’de kaptığı hastalığı hiç iş göremez bir şekilde beş–altı yıl boyunca çekmiş, ancak altı yıl sonra askere gidebilmiş. Aynı hastalıktan kaynaklanan rahatsızlıkları ise bir ömür boyu taşımıştır.

Cansızın Veli, Köşektaş’a her gelişinde uğrar, “Daha ölmedin mi?” diye takılırdı.

Tahavit’le karısı Gafer, her nedense tarlada ekin biçerken kavga etmişler. Kavga, sözlü atışma ve bağrışmalarla bir müddet sürmüş. Tahavit, yerden bir taş alıp karısına doğru fırlatmış. Sonra bakmış, taş kötü gidiyor, bir tehlike yaratacak gibi. Arkasından bağırmış: “Kaç, kaç, taş geliyor!”

Hile‑i Şer’iye: Türkçe tanımı; şeriata hile karıştırmak olmalı. Halkımız, katı ya da uygulamada zorlandığı dinsel kuralları yumuşatmayı her zaman bilmiştir.

Erlikte çalınan dıbıdık duyulmamış olmalı ki vaktinde kalkılamamış. Tan yeri attı atacak, ortalık hafiften ağarıyor. İmsak vaktinin sonu, ak ve kara iplik ayırt edilinceye dek olduğundan, Tahavitler acelece kalkıp pencerenin perdesini kapatmış, sırtlarını pencereye dönerek erlik yemeğini tezce yemişler.

Pencereden sızan aydınlık görülüp de oruç mu sakatlanacak?

Tahavit: İbrahim Ölgün. Ölümü: 1986.
Hurşit: Hurşit Cesur
Cansızın Veli: Veli Cansız, Belbaraklı. Ölümü: 1970.
Gafer: Sultan Ölgün. Ölümü: 1994.
Erlik: Sahur.
Dıbıdık: Sahurda davul yerine çalınan teneke.


Bilgi: İlk kez 8 Nisan 2004 tarihinde yayınlanmış bir yazıdır.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası