Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam61
Toplam Ziyaret525442

 Deli dervişlerin zikri gibi her Cuma tekrarlanan “Cumanız mübarek olsun” ritüeli, yobazların hayal dünyalarından damıtılmış bir slogandan başka bir şey değildir! Bu yüzden, bu ve benzeri çağrılara rağbet etmeyelim!

Din simsarları, son yıllarda, ayları, hatta günleri birbirinden ayırmaya başladılar. Olay ve gelişmeleri kendi akıllarıyla yorumlayabilme yeteneğinden yoksun yobazların bu oyununa gelmeyelim!

“Cumanız mübarek olsun” ve benzeri ritüellerin, dinle ve inançla bir bağlantısı yoktur! Tamamen uydurma olan ve dinin gereğiymiş gibi inananlara şırınga edilmeye çalışılan bu yeni hitap ve kutlama geleneği, aslında kutsal inanca yapılan bir yakıştırmadan başka bir şey değildir!

Din de, inanç da hayatımızda var ve onları söküp atamayız; ancak onların bu tür uydurma ve yakıştırmalarla yozlaştırılmalarına da göz yumamayız!

"Sakın ola bu oyuna gelmeyin, körinanca asla fırsat vermeyin!
Görmek istiyorsanız önünüzü, değerlerle bulunuz yönünüzü!"


kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Anasayfa

www.kosektas.net


Frédéric Chopin Nocturne No. 20 - Roman Polansky
Varşova Gettosu


KENTLERİ VE NEHİRLERİ KEDERLİ ÜLKE



ÖZER AKDEMİR

On Gözlü Köprü’nün hemen dibindeki Sidem Kafe’nin ortaklarından Vedat Yavuz büyük bir hızla önünden akan Dicle’nin kıyısında oturup kalmıştı. Toprak rengi suların üzerinden her türlü eşya, hayvan ölüsü, kocaman ağaç dalları ve daha bir sürü şey sürüklenip gidiyordu. İki gün öncesine kadar yağmurlu havalarda ahşap oturma gruplarının üzerine açtıkları tenteyi bile geçmişti nehrin suları. Bakanın başını döndürecek bir hızla akan suların 20-30 metre içinde, neredeyse uçlarına kadar gömülmüş kavak ağaçlarını göstererek suyun yüksekliğinin 10 metreyi aştığını söyledi. Doğal afet diyenlere söylendi yüksek sesle “Ne doğal afeti! Yağmur kaç gündür yağıyor, bunun böyle olacağı belliydi. Bu düpedüz insan hatası” dedi.

 

Kurtarılan masa, sandalye, tabure, hasır yastıklar, küçük sedir kilimleri üst üste yağılmış, üzerine de yağmurdan etkilenmesin diye plastik bir branda gerilmişti. Nehrin kenarındaki yüksekçe bir yerden tasasız gamsız Dicle’yi izleyenlere gıpta ile baktı. Kimi az ötede, yolun karşısındaki kafede oturmuş çayını yudumluyor, kimi çekilen güvenlik şeritlerine aldırmadan suyun kıyısına gidip öz çekim yapıyordu.  

Yatağını alabildiğince genişletmişti Dicle. Belki de iki gün öncesinin iki katına çıkmıştı suyun kapladığı alan. Köprünün gözleri neredeyse su tarafından yutulacak derecede küçülmüştü. Karşı kıyıda, epey uzakta görünen tesislerde de bu taraftakine benzer kıpırdanmalar vardı. Yamacın hemen üzerinde, kocaman harflerle yazılı “Dicle Vadisi”nin arkasında yeni yapılar, yürüyüş yolları ve süs ağaçları göze çarpıyordu.

Nehrin o tarafında da manzaranın aynı olduğunu söyledi Vedat. “Zararımız çok büyük” dedi. “Özene bezene büyüttüğümüz ağaçlarımız, lokantanın önüne bağladığımız teknemiz, 17 tane çadırımız komple sele gitti. Suyun içinde televizyon mu dersin, masa mı, halı mı, kilim mi ne ararsan vardı.”

Oturduğu duvar dibinden usulca kalktı. “Dicle’nin öfkesine gem vurulmaz” dedi yan taraftan birisi. O itiraz etti; “Dicle’nin ne suçu var! Onu baraja hapsedenler böyle olacağını düşünmeliydi”.

 Mardinkapı’daki minibüs duraklarına dönerken şoför, Dicle’nin çok daha azgın aktığı zamanlardan bahsetti. Söylediğine göre sel sularının On Gözlü Köprü’nün üzerinden aştığı bile olmuş. Sakalı döşüne inen, şalvarlı, eli tespihli bir ihtiyar başıyla onayladı onu.

Mardinkapı’nın yanından surların üzerine çıktık. Yüksekten tüm vadi boylu boyunca görülüyordu. Hewsel Bahçelerinin büyük bir kısmı sular altındaydı. Ağaçların çoğu yarı gövdelerine kadar suya gömülmüştü.

Bir otomobilin rahatça üzerinden geçece

ği genişlikteki surların Dicle’ye bakan yüzünden kente doğru döndüğümüzde manzara daha da iç karartıcıydı. Suriçi’de gürültücü kepçeler çalışıyordu. Yıkılan evlerin, sokakların yerine hummalı bir şekilde, ikişer katlı, kare şeklinde binalar yapılıyordu.

“Yeni Suriçi” diyorlardı hepsi birbirine benzeyen bu yapılara. Suriçi’de yüzlerce yıllık dar sokaklar, baharat kokulu evlerin pencerelerinden taşan çiçekler anılarda kalmıştı artık. Sur’da yaşayan insanların, kedilerin, evlerin teraslarında beslenen güvercinlerin, güneş gülüşlü çocukların sesleri tarih olmuştu. Bir savaş sonrası tarumarı, bir bombardıman ertesi yıkımını yaşıyor gibiydi her taraf.

Paravanlarla gözlerden ırak tutmaya çalışılan bir kent ve kültür talanı, bir insanlık suçu işleniyordu aslında. Birkaç yıl önce kurşunlanan, roket atılan ardından da yakılan Kurşunlu Camii’nin çevresi tamamen yıkılmıştı. Az ötede Surp Gragos Kilisesi de yapayalnız kalmıştı. Yıkım Dört Ayaklı Minare’nin dibine kadar sokulmuş, manzara görülmesin diye üzeri albenili reklam görselleri ile süslü tahta bir perdenin arkasına gizlenmişti. Tahir Elçi’nin vurulduğu yerde, sütunun üzerindeki kurşun izleri hâlâ duruyordu.

Bir gün sonra yapılan “Yerel seçimler ve ekoloji çalıştayı”nda Dicle Barajı’nın kapaklarından birisinin kopması sonrası yaşanan sel de gündemdeydi. Dicle ve Fırat üzerinde yapılan barajların yol açtığı sorunlara değinildi. “Su bile savaş aracı olarak kullanılıyor” dedi birisi. Çok şey konuşuldu; Hasankeyf’te 12 bin yıllık bir dünya kültür mirasının yok edilmesi,  göçler, kente yığılan köyler, asfalt ve beton kapitalizmi ve hepsinin üzerinde yükselen “Ne yapılacaksa artık yapılmalı” eşiğindeki iklim krizi...

Kayyımın elinde esirdi Diyarbakır. Surların içinde yıkım, dışında betona gömülen bir tarih vardı.

Dicle, özlemini giderdi iki gün boyunca. Kendinden alınanı bağrına bastı, Hewsel’le kucaklaştı.

Tüm halklar gibi özgürlüğüne düşkündür sular da. Set çekildi mi akışına, gem vuruldu mu sesine bir fırsatını arar ve bulur her zaman kurtuluşu.

Yıkar bentlerini elbette yine, kentleri ve nehirleri kederli ülke.

Özer AKDEMİR
EVRENSEL

 




HTML kodları ve yazılım dahil olmak üzere, bu sitede bulunan hiçbir malzeme kopyalanamaz, çoğaltılamaz, yeniden yayımlanamaz. Telif ve mülkiyet hakları saklı kalmak koşuluyla ve kaynak gösterilerek, bu sitede bulunan fotograf, resim, bilgi ve belgelerden yararlanılabilir!
kosektas.net
Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
  
 

Ağ: www.kosektas.net|İletişim: kosektas@kosektas.com|Güncelleme: 11 Ocak 2019

Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
20. yüzyılın başta gelen bilim felsefecisi Karl Popper 1973 yılında Cambridge Üniversitesi'nde verdiği bir konferansta "anlamlılığın anlamı nedir?" (what is the meaning of "meaning"?) sorusunu irdelemekteydi. Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.
23.02.2013
Antika merakımdan, kilim - halı koleksiyonculuğumdan olacak belki de, eski belgeler, yazılar hoşuma gidiyor. Eski dergiler, gazeteler, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında yazılan basılan dergiler, kitaplar, yakın tarihimizde önemli olayları veren gazete kupürleri. Onlardan birer cümle, birer paragraf okumak beni dinlendiriyor Geçen yıl içinde, doksan yaşın üzerinde, emekli öğretmenlerimizden Abdullah Sağlık ile görüştüm, konuyu ben açmadan elinde ciltli eski bir dergi getirdi, “Yeni Adam” isimli bir dergi. İsmail Hakkı Baltacıoğlu. Kırklı yılların başlarında çıkan bir dergi. “Al bu sana hediyem olsun” dedi. Fiyatı 10 kuruş, “Aradığım şey bazen ayağıma geliyor,” diye mutlu oldum.
11.05.2012
Komposto - Kullanılan sözcük kendi dilinden olmayınca, ne olduğunu öğrenmek için ne zor durumlara düşülmüş. Hastalanmış bir kadını kocası, Kayseri’ye doktora götürmüş. Bakımsız olduğundan iyi beslenmesi gerekir olmalı ki doktor; yazdığı diğer ilaçların yanında, “Süt içecek, pirzola, komposto yiyecek,” diye öğütte bulunmuş. Süt, bilinen süt. Pirzola da “eyağ” kemiği, onu da biliyor.
17.04.2012
Geçen hafta, 31 Mart 2012 Cumartesi günü, Brüksel’de, Köşektaşlı Muhterem Fidan ile Bayram Fidan’ın kızı Nurdan’ın düğünündeydik. Avrupa‘nın dört bir yanından kalkıp düğüne gelmiş Köşektaşlılarla sohbet ederken, Yusuf Şeref, salonun giriş kapısını işaret ederek, „Bakın, bakın kim geliyor? dedi. Hepimiz birden başımızı o yöne çevirdik, ancak şaşırmadık. Şaşırmadık, çünkü gelen Oğuz Akdemir’di ve orada bulunan herkes biliyordu ki, her kim, her ne zaman, Avrupa'nın her neresinde olursa olsun, Oğuz Akdemir‘le karşılaşabilirdi.
06.04.2012
Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesine çok büyük emeği geçen dilbilimci yazar Emin Özdemir'in "Anlatım Sanatı" kitabı Bilgi Yayınları'ndan Mart 2012'de çıktı. Anlatımda yaratıcı olamayan diyalogda başarılı olamayacağı gerçeği bilindiğinden kitabın herkes için yazıldığı daha başlığından anlaşılıyor. Kitap, Türkçeyi doğru, güzel ve etkili bir biçimde konuşmak, yazmak isteyen herkes ve öncelikle Türkçeyi kullanma yetilerini geliştirmek isteyen yerli yabancı tüm öğrenciler ve öğretmenler için önemli bir başvuru kaynağı olma amacını taşıyor.
21.03.2012
Günlerden 14 Mayıs 2011 Cumartesi. Pırıl pırıl ve masmavi bir gökyüzü. Her şeyiyle çok iyi tertip edilmiş bir tur. Manzara kelimelerle tarif edilemeyecek bir muhteşemlikte. İnsan etraftaki güzelliği seyredeyim derken, yüyüyüş istikamatini gösteren işaretleri takip edemiyor. Yürüme müptelası birisi için kolay ele geçmez bir fırsat. Parkur 42 km uzunluğunda ve oldukça sert. İdmanllı olmayan birisinin bu parkuru yürümesi imkansız. Aslında genç ve kondisyonlu insanların yürüyebileceği bir parkur ama yetmişini aşmış insan sayısı da oldukça fazla.
14.03.2012
Anlatılır: İki komşu kadın, önce “davlaşmışlar” sonra da saç saça, baş başa kavga ederek birbirini dövüp giysilerini yırtmışlar. En çok dövülen o olmalı ki, akşam eve gelen kocasına olanı biteni, bire bin katıp, ağlayarak anlatmış. Onu döven kadın kesinlikle mahkemeye verilecek, hapislerde çürütülecek. Adam çaresiz. Sabah erkenden kalkıp komşu kadını mahkemeye vermek için Hacıbektaş’a gitmiş. Günün her saatinde, yarı sarhoş durumdayken bile “muska” yazan Ali Hoca`nın arzuhalci dükkanına varmış.
14.03.2012


Hapislik ve Aydınlık


Hapislik ve Aydınlık
Galip UYAR

Türkiye’de hapishaneler, aydınlar için zorunlu konaklama tesisleridir... ‘Akşamın erken indiği’ yerlerden ne muhteşem romanlar, ne coşkulu şiirler çıkmıştır. ‘Prangaların hasretle eskitildiği’ küflü, karanlık dehlizlerden zamanında değerini bilmediğimiz; ama hiç sönmeyen ışıklar saçılmış vatan toprağının her yanına.

Işıklara gözlerini kapatıp el yordamıyla yön arayanlar, tökezleyip düştüklerinde gözlerini açıyorlar, zamanında hapishanelerden ışık saçanların aydınlığına sarılıyorlar, yönlerini bulup biraz mesafe almaya başlayınca yine gözlerini kapatmayı ihmal etmiyorlar. Yenikapı mitinginde bir kez daha anımsandı Ahmed Arif. “Bunlar, Engerek ve çıyanlardır/ Bunlar,/ Ekmeğimize ve aşımıza/ Göz koyanlardır” dizeleri yankılandı denize ve gökyüzüne.
Bir meczuba kul olmayı içine sindirmiş darbeciler lanetlenirken, “Vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan, ben vatan hainiyim” diyen Nâzım, dile geldi bir kez daha; kula kul olmamaya davet etti kitleleri: “Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim....”

Ne hazin...
Ne hazindir ki, “İki iş tuttum ömür boyu köklü./ Çocukları okutmaktı ilk işim/ İkincisi, yazdıklarımı çocuklara okutmak” dizelerinin sahibi Rıfat Ilgaz ve onun gibilere hapislik reva görülürken, “Altın Nesil” yetiştirmek isteyenlerin önü açıldı. Aziz Nesin, “parsel parsel” vatan topraklarına ihtiyaç duymadan Nesin Vakfı’nda yoksul çocukları yetiştirmeye çalıştı. Amacı, ne altın, ne de pırlanta nesil yetiştirmekti. Alnı secdeye değmediği için Sivas’ta onu yakmak istediler.

Nerede o eski aydınlar?
Karamsarım, korkağım. Benim çocukluğumun “aydın” sanatçıları yok şimdi. Onlar ki, üşüyen ruhları ısıtan, görmeyen gözleri açanlardı. Bu yüzden karamsarım, korkağım. Karamsarım; çünkü geleceği yordayamıyorum. Korkağım; çünkü etrafımda bana cesaret aşılayacak kimse kalmadı. Çocukluğumda, gençliğimde, varlıklarını hissettiğim, saçtıkları ışıkla önümü açan, düşünceleriyle bana umut aşılayan aydınlardan şimdi yoksunum.
Ben, Ruhi Su’dan türküler dinledim. Türküler dinlemekle kalmadım; türkünün, müziğin sanatın ne demek olduğunu, sanatın amacının ne olduğunu ondan öğrendim. Ama Ruhi Su’dan esirgenen yaşama hakkını hiçbir zaman unutmadım, unutamadım. Hastaydı, yurtdışında tedavi olma imkânı vardı; fakat 12 Eylül yönetimi yurtdışındaki tedaviyi engelledi, 1985 yılında hayatını kaybetti Ruhi Su. Hasan Hüseyin’den şiirler okudum, “Ekilir ekin geliriz, ezilir un geliriz, bir gider bin geliriz, beni vurmak kurtuluş mu?” dizelerini okudukça kendimden geçtim. Demek ki, karanlık, aydınlığı boğamayacaktı.
El aldım ondan, acının bal eylenebileceğini fark ettim. Elli yedi yıllık ömründe hanları, hamamları mı oldu Hasan Hüseyin’in? Öğretmendi, beğenmediler meslekten attılar; yetmedi tutukladılar. Aç bıraktılar, ekmeği bol eylemek için; tabelacılık, arzuhalcilik, portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı. Öyle öyle öğrendi; acıyı bal eylemeyi. Ne yaşadıysa, onu yazmıştı: Kırmamıştı kanadını serçenin, vurmamıştı karacının yavrusunu, hor bakmamıştı karıncaya. Kuşağının tüm aydınları gibi horlanan da, kanadı kırılan da o olmuştu.

Meşale ateşi
Her şeye rağmen, zamanında susturulmak, boğulmak istenen düşüncelerin her zaman olduğu gibi bugün bir kez daha haklılığının tescillenmesi karamsarlığımı, korkularımı biraz olsun dağıtıyor. Çünkü ne kadar istenirse istensin, “Güneş balçıkla sıvanmıyor.” Türkiye Cumhuriyeti’nin şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olmaması için savaşanların yaktıkları meşale hâlâ yanmaya devam ediyor. O meşalenin ateşi sönmesin yeter. Zira onun yedeği, “paraleli” yok. O meşaleyi elinde tutanlar, akıllarını kimseye kiraya vermezler.

Galip UYAR, Sosyolog