Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam162
Toplam Ziyaret755532
Hanifi Yıldız

Fotograf
Köşektaş Köyü Facebook Sayfası

En belirgin özelliği, benzeyeni benzetilene, benzetileni benzeyene, neredeyse istisnasız, yakıştırmasıydı.

Bu özelliğini her zaman, her yerde kullanmaz, ancak yoğun istek olduğunda, kimseyi kırmazdı.

Hatılsız Dana”, “Kavurga Süpürgesi”, “Tandır Külbesi”, “Katran Sürahisi”, “Kara Evraaç”, “Fırtınada Kalmış Lalek”, "16 cm'lik Sünger Döşşek", "Dadâlı Deli Ahmet""Haşarı Eşşek Çulu", "Eli Değnekli Tilki", "Sarı Mavin Çiçeği", "Cöseveli"

yaptığı kimi benzetmelerdi, yaptığı benzetmelere kimse alınmazdı!

Bir başka özelliği de, bir kimsenin yüzüne karşı başka, gıyabında başka bir benzetme yapmasıydı.

Bilgi hazinesi genişti. Yaptığı çoğu benzetmelerde bir dağ, bir nehir, bir kuş ya da bir çiçek adı mutlaka bulunurdu. İri yarı yapılı bir kimseye, “Hasan Dağı’nın Kartalı”, Almanya’dan beklediği eşi için kırmızı renkli, sarı çiçekli bir giysi giymiş, sevinçten içi içine sığmayan, “Bana ne diyorsun, Hanifi Ağa?”, diye ısrarla soran bir kadına, hemen orada: “Zank Dağı’nın Nevruzu” benzetmesi yapmıştır!

(*) Hemen hemen her gördüğünde, “Beni kime, beni neye benzetiyorsun, Hanifi Ağa?, diye, günlerce ve ısrarla soran bir kadın için ise, uzun bir süre sessiz kalmıştır. Ta ki konu komşu, “Etme, gitme, Hanifi Ağa, şuna hoşnut olacağı bir benzetme yap da; sen de kurtul, o da kurtulsun, biz de kurtulalım!” diyene dek:

 “Sana ne diyeyim: “Topaklılı Mastisin!”

Topaklılı Masti: Topaklılı Hamdi Ağa’nın anasıdır. Masti, işiyle, gücüyle, pişirdiği leziz yemekleriyle, misafir ağırlama becerisiyle, çevre köy ve kasabalardaki tüm kadınların gıpta ettiği, imrendiği, özendiği, hatta, 1919 yılında yapılan “Sivas Kongresi” sonrasında, muhtemelen Hacıbektaş’a giderken, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü ve beraberindeki heyeti, oğlu Hamdi Ağa’nın Topaklı’daki konağında ağırlayan, onlara kendi elleriyle pişirdiği leziz yemeklerden ikram eden, kadındır!

Topaklılı Hamdi Ağa: Geniş toprakları olan, işlerinde çok sayıda insan çalıştıran, konağında çok sayıda insan barındıran, yörede sevilen, sayılan, sözü dinlenen, misafirperver kimse.

(*) Nakleden: Necati Güneş

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Köşektaş” Adlı Şiirin Öyküsü
Şair Yazar Dr. Nedim UÇAR

"Yazdınız mı hasretliğin şiirini yazacaksınız;
Köşektaş'ı ve yöresini anlatırcasına...
Yazdınız mı sonsuzluğun şiirini yazacaksınız;
Sivri'ye, Bali Tepesi'ne ulaşırcasına..."
kosektas.net


 
Köşektaşlı Şair Nedim Uçar

Köşektaş Köyü'nü de içine alan bu yazı Şair hakkında 2002 yılında yapılan bir yüksek lisans tezi sırasındaki mülakattan alınmıştır:

Doğduğum KÖY: Kırşehir iline bağlı Avanos ilçesinin Kösektaş köyünde, rahmetli annemin söylediğine göre bağlar bozulurken ve pekmezler kaynatılırken dünyaya gelmişim. Nüfus cüzdanımda doğum tarihi 05.01.1945 olarak yazılıdır. Yaptığım araştırmalar sonucunda asıl doğum tarihimin 10.10.1944 olduğunu tespit ettim. Bu nüfus kayıtlarımız 1954 yılına kadar devam etti. Nedeni ise; Türk siyasetinin renkli siması olan rahmetli Osman BÖLÜKBAŞI’nın siyasi etkinliğini azaltmak için, o zamanki iktidar tarafından Kırşehir ilinin ilçeye, ilçe olan Nevşehir’in ise ile dönüştürülerek, Kırşehir’in, Nevşehir’e bağlanması sırasında, Kösektaş Köyü de, Avanos’tan alınarak, Hacıbektaş’a bağlandı. Bizim de on yıllık Kırşehir-Avanos kayıtlarımız, 1954 senesinde, Nevşehir-Hacıbektaş olarak kayıtlarda yer aldı. Çocukluk yıllarımda doğduğum köye çok yakın olan Kayseri’nin on yıllık ilimiz olan Kırşehir’in ve ilçemiz Avanos’un, ayrıca yeni ilimiz Nevşehir’in ve ortaokulu okuduğum yeni ilçemiz Hacıbektaş’ın kültür dokularından etkilenmiş olabilirim. Babam Kızıl Halilli soyundan Hoca Mehmet oğlu Halil Efe, annemde aynı soya bağlı Hacı Musa kızı Fatma (Fade) hanımdır. Ailemiz üç erkek, beş kız olmak üzere sekiz kardeşten oluşmaktadır.

Çocukluğum oldukça huzurlu ve mutlu bir ortamda geçti. Henüz dört yaşlarında bulunduğum sırada şiirle ilk defa tanıştığımı ve şiirsel sözler söylediğimi hatırlıyorum. Rahmetli annem benim şiirsel bir dille konuştuğumun farkına vardığı zaman önceleri çok şaşırdı. Bana hitaben oğlum, yavrum; sen ruhlara mı, karıştın, yoksa bu yaşta aşık mı oldun. Aşıklık karın doyurmaz ama olsun. Her şeyde bir hayır vardır. Bu da Allah’tan diyerek dua eder ve ellerimden tutarak yaptığı duaları yüzüme doğru üflerdi. Bende söylediğim sözlerin bir anlam ifade ettiğini düşünür mutlu olurdum. Özellikle tabiatta meydana gelen değişmeler beni çok etkilerdi. İlkbaharda kuşların cıvıl cıvıl ötüşleri, aniden havalanmaları, suların çağıl çağıl akışı. Bozdağın üzerindeki karların erimeleri ve vadilere mor renkli sislerin çöküşü, yaylalarında bin bir renkli kır çiçeklerinin açışı, leyleklerin yuvalarına çöp ve dal parçacıkları taşımaları, kuzuların melemeleri, sığırların köye dönüşü, askere gidenlerin uğurlanmaları, dönenlerin şeker ve helva dağıtmaları, dalların yaprakla donanması, geceleri gökyüzünde yıldızların pırıl pırıl yanmaları, hele de sarı yıldızın sanki bana göz kırpar gibi duruşu, benimle dertleşmesi, zamanı gelen yıldızların arkalarında bir iz bırakarak kaymaları, Ay’ın değişik biçimlerde doğuşu, Güneşin Kaçkaç’ın sırtından yükselerek Çataldağ’ın çatağından altın bir avize gibi guruba dalması, Üçkuyu ovasındaki ekinlerin yeşil bir deniz gibi dalgalanmaları, daha binlerce sayabileceğim her şey ama her şey ilgimi çeker ve sanki benimle konuşmak ve dertleşmek isterlermiş gibi gelirdi. Bunca güzellikler karşısında duyarsız kalmam beklenemezdi. Gördüğüm nesneler dilimin döndüğünce ve aklımın erdiğince bir şeyler söylemeye çalışırdım. Bende henüz dört yaşlarında başlayan bu şiir söyleme tutkusu hiç eksilmedi. Her geçen gün üst üste yığılarak devam etti. Bende bu yükü taşıyabilmek için gecelerimi gündüzlere katarak çalıştım ama çok çalıştım, göz nuru ve yürek teri döktüm. Ben şiirle doğdum, şiirle yaşayacağıma inanıyorum. Şiir benim için vazgeçemediğim bir kara sevdamdır.

İlkokul birinci sınıfta iken rahmetli öğretmenim Yahya DOĞAN, Karacaoğlan’dan 4 kıtalık bir şiir okudu. Şiir bitince söz istedim ve ayağa kalkarak öğretmenimin okuduğu ve o anda duyduğum şiirin tamamını okudum. Öğretmenim ve sınıftakiler çok şaşırdılar. İlkokulda yazdığım şiirleri bir defterde toplamıştım. Ne yazık ki o defterim bilinçsizce tandır tutuşturmak için yakılarak heba olmuştu. Elimde ortaokul yıllarında yazdığım şiirlerimden bir bölümü vardır. Polis Koleji ve Polis Akademisinde okuduğum sıralarda yazdığım şiirlerde mevcuttur. Ancak bu dönemdeki şiirlerimin yeterli ilgi gördüğünü söylemem yanlış olur. Özellikle ortaokul yıllarında, yazdığım şiirlerim o zamanki köyleri anlatmaktadır. Onların bazılarını 1974 yıllarında çıkarttığım ÖKSÜZ isimli kitabımda yer almıştır. İlk yazdığım şiirlerimden bir tanesi olan KÖY GERÇEĞİ isimli şiiri 1958 yılında yazdım. Bu şiirim şöyledir:

KÖY GERÇEĞİ

Taş ile kerpiçten düz örtü damlar,
Çıra ışığında erir akşamlar,
Teneke çerçeve kağıttır camlar.

Bulgur pilavından bezen kapkacak,
Mobilgaz yerine külleli ocak,
Tezekte pişecek yerde yenecek.

Bir özellik taşır duvarın rengi,
Yeğane sırdaşı kalbur, elengi,
Çivi yaraları yüzde frengi.

On parça yamalık unun çuvalı,
Topal fare gece evin kralı.

İşte bu ve bunun gibi şiirler; ilk yazılı denemelerim sayılabilir.

Köşektaş Köyü'nün, Anadolu'nun, hatta dünyanın odak merkezinde olduğunu haritalarda bile görmek mümkündür. Bu köyde, her aileden en az birkaç kişinin yüksek eğitim ve öğretim yapmış olması, köydeki gençlerin neredeyse tamamının, en azından lise eğitimi almış olması; sanat, kültür ve eğitim açısından bu kadar ön plana çıkmış olmasının nedeni, elbette günün birinde uzmanlarca araştırılacak ve Anadolu'nun ve köylerimizin tarihine ışık tutacaktır.

Şair Dr. Nedim UÇAR





0 Yorum - Yorum Yaz
Köşektaş Hikayeleri

Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin Ölgün

Yazıya yansıtılan hikayelerin eğlendirici niteliği yanında bir de bilgilendirici gücü olduğu herkesçe bilinen, tartışma kaldırmaz bir gerçektir. Aracı da, amacı da Köşektaş ve Köşektaşlılar olan Celalettin Ölgün hikayeleri, gerek yazım biçimiyle, gerek anlatım tarzıyla, gözlerimizi kendi öz benliğimize çevirmemizi, kendi kendimizle buluşmamızı sağlayan en kısa yoldur!

kosektas.net

Eski yıllarda davullu, zurnalı, köçekli, ince sazlı düğün yapmak herkesin altından kalkacağı iş değildi. Böyle düğünleri ancak varlıklılar yaparlardı. Elinde avucunda olmayanlar ise, kimisinin “cin düğünü”, kiminin de “ennecin” dediği, yalnız “tef” çalınıp, kadın ve kızların kendi aralarında oynadıkları, erkeklerin geriden seyrettikleri, düğünler yapardı.

Almancıların markları göndermeye başladığı yıllara değin Köşektaşlı hep böylesi düğünler yaptı. Varlıklı kişinin oğlunun düğünü de cin düğünüyle olacak değil ya. Onların düğünü, o yılların en gösterişli düğünü oldu. Boyunlarına kora denilen ziller, koşumlarına göz değmesin diye iri iri mavi boncuklar dikili atlar koşulmuş arabalarla, Köşektaş kütüğüne kayıtlı olmasına karşın Hacıbektaş’ta ikamet eden Davulcu Ferzi, Zurnacı Kulebi ustalarla birlikte Engel köyünden seçkin çalgıcılar getirtildi. Nereden bulunmuşsa, Acer Harman Yerine, belki de yatak yükleri altında saklanan, eski yörüklükten kalma çadırlar kuruldu. Davul, zurna, köçek eşliğinde Kelik Dervişin peşinde kadınlar kartala gittiler, Turnam oyunu eşliğinde, ev ev dolaşıp, tüm köy halkını düğüne davet ettiler. Üç gün boyunca dışarıda davul, zurna, odada saz, keman, Zeynelabidin cümbüşü ve dümbelek çaldı, çalgıların önünde köçek oğlan oynadı. Hatta Belbaraklı Lomen ile Yahya’nın Ali, kaşıktan yaptıkları kukla bile oynattılar. Anlatılanlara bakılırsa; o güne dek yapılan düğünlerin en görkemlisi oldu, gelin çıktı, düğün bitti.

O yıllarda varsıl, yoksul yaşantısı arasında fazla bir fark yoktu. Varsıl da yamalı şalvar giyer, eti; bayramdan bayrama, ya da herkes gibi koyun, kuzu hışırlarsa ya da deneleme sonucunda ölürse, yerlerdi. Kışın, odasında ocak ya da sobada tezek, kerme yakardı, belki de ısısı ve kokusu fazla olan koyun kermesi yakardı, yoksullardan farlı olarak.

Düğünü izleyen günlerin birinde; yeni gelin, dışarıya ahırdan çıkarılmış gübreyi yalın ayakla çiğneyip tezek harcı yapmaktadır. Her yanına ahır boku yapışmış, eli ve ayakları pislik içinde kalmış durumda; düğününde zurna çalmış, Fevzi usta, kim bilir ne amaçla oradan geçerken, özenle çaldığı zurnaya, verdiği emeğe acımış olmalı ki, geline bakıp dayanamamış:
“Ah! Senin için koygun koygun çaldığım zurnalar!”

Kerme:Tezek.
Zeynelabidin cümbüşü: Metal Tambur.
Koygun: Etkili, dokunaklı, içli.