Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi17
Bugün Toplam484
Toplam Ziyaret839496
On İki Dakika

Vincent Gibi Olun

Vincent Kompany’nin Cuma günü ırkçılık ve hâlâ saygının ne anlama geldiğini kavrayamamış; futbolda yaşanan ırkçılık vakalarına gösterilen kısa süreli tepkinin ardından hızla günlük rutine dönmek isteyen bir toplum hakkında konuştuğu süre tam olarak on iki dakikaydı.

Vincent Kompany, Bayern Münih’in teknik direktörü, Cuma günü futbolda ırkçılık üzerine on iki dakika boyunca konuştu. Kendiliğinden, duygusal ve açık bir şekilde. Bayern Münih Başkanı Hainer bunu “zekice ve cesurca” olarak nitelendirdi. Ve hemen o tanıdık refleks ortaya çıktı: “Siyaset spora ait değildir.” Oysa, aittir. İnsanların birlikte yaşadığı her yerde siyaset vardır. Sporda, yönetim katlarında, aile toplantılarında ve her mekânda. Çünkü siyaset, birbirimizle nasıl ilişki kurduğumuz sorusundan başka bir şey değildir.

🔘 Siyaset Her Yerde - Siyasetin çok geniş bir yelpazesi vardır. Tıpkı futbolda sayısız oyun sistemi, taktik, oyun kurgusu ve koşu yolu olması gibi. Tiki-Taka vardır, pres vardır ve kontra vardır. İşleyen her şey mümkündür. Soldan oynayabilirsiniz ya da sağdan, ofansif ya da defansif, üçlü savunmayla ya da dörtlü savunmayla. Bunların hepsi meşrudur. Hepsi siyasettir.

🔘 Ama Kurallar Var - Ama futbolun kuralları vardır. Elle oynamak yasaktır. Rakibin bacağına kasıtlı olarak girmek de öyle. Ve futbolu seven herkes, bu kuralların uygulanması için çaba göstermelidir. Yoksa futbol bir gün MMA(*)'a dönüşür. Her şeyin serbest, hiçbir şeyin korunmadığı bir alana. 

🔘 Demokrasinin VAR’ı - İşte tam burada Demokratik Analiz devreye giriyor. Biz, demokrasinin Köln’deki VAR odası gibiyiz. Siyasal tartışmanın Video Yardımcı Hakemi. Ölçülü çizgiler çekiyor, süper ağır çekimi analiz ediyoruz. Tüm verileri topluyor ve kim ne kadar faul yapıyor, bunun sıralamasını çıkarıyoruz. Oyunu durdurmak için değil, adil kalmasını sağlamak için. Bizim oyun kurallarımız Anayasa’da yazıyor. Özgürlükçü demokratik temel düzen, siyasal oyunun sınırlarını belirliyor. İnsan onuru. Hukuk devleti. Kuvvetler ayrılığı.

🔘 Faul Fauldür - Anayasayı Koruma Dairesi, AfD(**)’nin faullerini bin sayfayı aşan bir raporda belgeledi—en azından küçük bir kısmını. Biz tüm siyasetçilerin faullerini listeliyoruz. Çünkü ne kadar üzücü olursa olsun: Bir rövanş faulü de fauldür. Sert oyun serbesttir ve buna ihtiyacımız da var. Ama faul fauldür. Ve asla kabul edilemeyecek olan şey, başkaları faul yapıyor diye oyun kurallarını sorgulamaktır.

🔘 Vincent Gibi Olun - Vincent Kompany, duruşun ne demek olduğunu gösterdi. Kenarda durmadı. “Bu benim konum değil” demedi. Konuştu, çünkü susmak bir seçenek değildi. Hepiniz biraz daha Vincent gibi olun.

Bilgi: 22.02.2026 tarihinde bir sosyal medya platformunda paylaşılmış Almanca metnin Türkçe sürümüdür.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

(*)Mixed Martial Arts (MMA), farklı dövüş disiplinlerinden tekniklerin bir araya getirildiği tam temaslı bir karma dövüş sporudur. Hem vurma (striking) hem de güreşme–boğuşma (grappling) tekniklerini içerir ve boks, güreş, judo, jiu-jitsu, Muay Thai gibi birçok branştan beslenir.

(**) AfD, Toplumsal çeşitliliğe karşı sert bir dil kullanan, ırkçı ve milliyetçi çizgide bir siyasi hareket.

Faust l Yüksel Pazarkaya

DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ: 62
FAUST

JOHANN WOLFGANG GOETHE
FAUST
Bir Fragman
Almancadan çeviren:
Yüksel PAZARKAYA

İYİYLE KÖTÜ, BİLİMLE BÜYÜ ARASINDAKİ İNSAN:
FAUST


Dante Alighieri'nin "Tanrısal Komedya"sı (La Divina Commedia), Cervantes'in "Don Quijote"u, Shakespeare'in "Macbeth"i dünya yazınında nerede duruyorsa, Goethe'nin "Faust"u da aynı yerdedir. Gelmiş geçmiş başyapıtlardan, dünya yazınının en yüce doruklarından biri.

Goethe'nin yaşamının sonuna dek uğraştığı Faust, onun çok kapsamlı yazın yaratımının da başyapıtı olmuştur. Goethe'nin yaşamıyla en çok bu yapıt özdeşleşmiş, yaşamıyla birlikte bu başyapıt da büyümüş, olgunlaşmış, Goethe'nin kimlik ve benliğiyle bütünleşmiştir.

Bir ömür süren bu yazın uğraşının ürünü: Urfaust (1772-1775), Faust I (1797-1801; 1806), Faust II (1800; 1824-1831) olarak bilinir. Bu yapıtlar Türkçeye de çevrilmiştir. Bu yapıtlar üzerindeki çalışma süreçlerinin bir de ara dönemleri vardır. Urfaust ile Faust I arasında basılmış bir Faust daha var: Faust - Bir Fragman (1788-1789). Büyük ölçüde Urfaust'u içerir, Faust I tasarımının imlerini taşır. Okunduğu zaman görülür ki, fragman nitelemesine karşın, başlı başına bir bütündür. Rahatlıkla sahneye getirilebilir, değişik bir Faust metnidir. Goethe, bu nüshayı ilk kez 1790 yılında Leipzig'de bağımsız olarak yayınlandı. Bu metnin Türkçe çevirisine raslamadığım için, Goethe'nin 250. doğum yıldönümünde Cumhuriyet'in okurlarına armağanı olarak, ben de bu nüshanın çevirisine kalkıştım. Kalkıştım sözüne döneceğim.

Faust adıyla ilk kez 1506 yılında karşılaşılıyor. Yaşadığı bilinen Faust üzerine ilk halk kitabıysa, 1587 yılında Frankfurt'ta basılıyor: Historia von D. Johann Fausten. Daha sonra sayısız çeşitli baskıları yapılıyor. Goethe, çocukken eline geçirdiği böyle bir halk işi baskıyı okuyarak, Faust ile tanışıyor. Aynı yıllarda, kukla oyunu olarak 16. yüzyıldan beri gösterilen Christopher Marlowe'nin oyunuyla da tanışıyor. Kabına sığmayan insan izleğiyle Faust, Marlowe'dan Klaus Mann'a yüzyıllar boyu pek çok yazara konu olmuştur.

1772 Ocağı'nda Goethe'nin, çocuğunu öldüren Susanne Margaretha Brandt'ın asılışına tanık olduğu sanılıyor. Bu genç kadın, şeytanın kendi içine yerleştiği inancındaydı. Goethe, bu olay üzerine, Urfaust'un ilk sahnelerini yazar. 1775 yılında Weimar'a getirdiği Urfaust'un günümüze kalan ilk elyazma nüshasıysa 1787 yılından.

Altmış yıl süren uğraşa ve çeşitli nüshalara karşın, hepsi bir bütünlük sergileyen Faust'un odağındaki izlek, insanın içinde iyi bir öz olduğuna inanan Faust ile Mephistopheles arasında buna ilişkin olarak girişilen bahistir. Şeytancıl Mephistopheles, yoldan rahatlıkla çıkarılabilir bir insan imgesini savunur. Faust, insanın iyi olduğu savaşımını verirken, şeytan da, Tanrı'dan onu baştan çıkarmak üzere aldığı izinle, insan üzerindeki ters etkisini kullanır. İnsanın doğasında her iki kutup da vardır, iki kutbun bütünü ve bileşimidir. Ancak, yadsıyan ve mahveden şeytanın kolaylıkla yönlendireceği kutup, insanın tembel ve rahat yanıdır; yüzeye, sığlığa bakarak kanan, yüzeysel parlaklığa kanan yanıdır. Faust, bu yüzden, tıpkı kutsal kitapların öyküleri gibi, evrensel bir insan ve insanlık trajedisidir. Zira, iyiye yönelmek ister, ancak göz göre göre hep şeytana uyar, uçuruma yuvarlanır. Başkalarını da böylelikle mutsuz edip, uçuruma yuvarlar. Faust yerine bu trajediye insan adı da konulabilirdi. Aslında, Mephistopheles de insanın içindeki bu iki kutuptan; yadsıyan, olumsuz kutbun kişileşmesidir.

Goethe, bu kişileştirmeyi aydınlanma sürecinin insan anlayışı çerçevesinde gerçekleştirerek, evrensel bir çağdaş kurguya varır. Rönesans'la ortaya çıkmaya başlayan aydınlanmanın insanı, usa ve bilime inanmış, kör inancı yadsıyan, dünya işlerine yönelik olarak, düşünceyi eleyen, skolastik, dinsel, en son ve tek doğrucu çözümler olmayacağını benimseyen insandır.

Kapanıp kaldığı yerden dünyaya ve doğaya çıkmak, doğal yaratının kaynaklarını bulmak, yaratarak yaşama ve dünyaya katılmak ister. Kendi sınırlarını aşmak, uçsuz bucaksız olanaklara ve yaratı kaynaklarına ulaşmak ister.
İçi yaratıcı güçle kaynar, sonsuzluğu özleyen bu gücü eyleme dönüştürmek için, çağırdığı doğa ruhu, iblisten başkası değildir. Mephistopheles, Faust'un dinmek bilmeyen taşkın istem ve özlemini doyurmak savındadır.

Goethe için, birey, evrenin kendisidir. Evrenin çekirdeği, dolayısıyla doğal ve anlaksal bütün gücü insanın içindedir, insan ben'idir. Bu yüzden, insan doğayla ve evrenle bir bütündür. Ama evrenin bu çekirdeği, içinden ve dışından şeytanın tehdidi altındadır, trajedisi de bu tehditten, bu tehdidi göre göre, uçuruma yürümesinden doğar.

Bu trajediye karşın, Ben, doğa ve evrenle bütünlüğünden, evrensel uyumdan aldığı güçle, özünü gerçekleştirmek, insan olarak açılıp boyutlanmak düşünce ve çabasındadır. Bu çaba, aynı zamanda bir kavrayışın da ifadesidir: Uyum, bir oluşum sürecidir doğada ve evrende. Her şey oluşur ve geçip gider, biter. Her şey sevgi ve tükeniştir. Oluşumdan tükenişe, her şey değişim ve dönüşüm süreci içindedir. Her şey, bütünün parçalarıdır, ama her şey hem kendi içinde, hem kendi dışında çelişkiler, kutuplar arasında bir gerilim ağı içindedir. Her şey sonsuz bir işleyişe dahildir.

Faust'un kabından taşarak, insan anlağının yönsemindeki oluşumu, ancak sevgiyle gerçekleşebilir. Mephistopheles, cinsel sevinin çekimiyle sevgi ilkesini tek boyuta indirgemek, dolayısıyla insan ruhunu ve anlağını, tek boyuta, güdüsel değişimsizliğe teslim ve tutsak etmek için, şeytancıl çabasını yürütür. Oysa, Gretchen ile Faust, birbirlerine ilk bakışta bir sevgi bağıyla bağlanmışlardır, birbirlerini sevgiyle yüceltip, karşılıklı gerçekleştirme, ruhlarını en görkemli çiçek gibi açtırma olanağına sahiptirler. Yaşam, bu ilişkide bütünüyle sevgiye dönüşme yeteneğindedir. Ancak, yaşam sevgi gibi en yüce duyguya bile sığmaz. Sevgi arıdır, yaşam karmaşık, çelişkili ve çok kutupludur. Sevginin seviye dönüşmesinin mayası iblisten, Mephistopheles'ten gelir. Böylece sevgi de, ruh dinginliği, iç huzuru, mutluluk yerine; suç, günah, huzursuzluk ve mutsuzluk olarak dönüşür.

Burada, çağdaş, aydınlıkçı, deneyci, eylemci insanın, kabı dışına çıkarak içine düştüğü çelişkiler de somutlanmaktadır. Bununla, yirmi birinci yüzyıla girerken, bütün gelişme ve ilerlemelerine karşın, bütün elde ettiklerine, ulaştıklarına karşın, varlığının dibinde bungunluk (depresyon) tortusu gittikçe kalınlaşan, gittikçe daha yoğun biçimde yüzeye çıkan, dışa vuran insanı da haber vermektedir. Aslında, ilk varoluşundan, en son yok oluşuna dek insanın eylem, deney, duyumsama, duygu, öğrenme, bilgi, yanılma ve çelişki vb. eylem ve boylamlarından bir tin ve ten öznesi ve nesnesi, tin ve ten varlığı olarak yansıtılışıdır Faust.

Böyle bir varlığın, huzurlu bir oluşa ulaşması, kendini yadsımasıdır, tükenişidir, yok oluşudur, yani ölümdür. Oysa, ölüm bile bir erinç değil, durgunluk ve durağanlık değil, bir dönüşüm, yeni bir oluşumun başlangıcıdır. Bu yüzden, insan ruhu, anlağı ve benliğiyle, usu ve duygusuyla bir sınırda duramaz, bir sınırı da tanımak istemez. Ama bütün bu devini ve tanımazlıkta, onu oluşturan kutuplar, karşıt güçler birlikte işlevdedir, işlemektedir.

Yirminci yüzyılın büyük analitik psikoloji bilimcisi C.G. Jung, psikolojik çözümlemeyle şu saptamayı yapacaktır: "Kötü de aynı iyi gibi tartılmalıdır; zira iyi ile kötü aslında edimin ideal uzantılarından ve soyutlamalarından başka bir şey değildir, ikisi de yaşamın aydın-koygun örünümüne aittir." Jung, sonuçta içinden kötünün doğmayacağı iyi ve içinden iyinin doğmayacağı kötü yoktur diyerek, suç olmadan erdemsel bilincin olmayacağını, ayrımların kavranmadığı durumda da hiçbir bilincin olmayacağını belirtir. Bunun da birey olmanın vazgeçilmez koşulu olduğunu saptar. (C.G. Jung, Einleitung in die Religionspsychologische Problematik der Alchemie, S.47.) Faust, işte böylesine bir bireyselleşme sürecidir aynı zamanda.

Karşıt güçler yüzünden, oluşum ve dönüşüm yerine, cadı içitleriyle gençliği, değişimsizliği arayış mutsuzluğuna da düşer. Oysa gençlik, dönüşüm ve değişimle hep yeniden varoluştadır.

Bunu benimsemek, içinde doğayı ve evreni barındıran yaratığın kendindenliğini, alçakgönüllü oluşunu, gözütokluğunu da içerir. Böylece, taşkınlıkla, doyumsuzlukla oluşun kendinden alçakgönüllülüğü arasındaki çelişki, insan yaşamının süreğen bir çelişkisi olarak görünür.

Goethe, bütün nüshaları bir arada görüldüğünde, özetlemeye çalıştığımız bu insanı, ilişkileri ve çelişkileri, evrenselliği ve sınırsızlığı içinde bir büyük dramatik şiir olarak Faust başyapıtında yapılandırır. Dük Karl August'a Roma'dan, İtalya gezisinden yazdığı 12 Aralık 1786 tarihli mektubunda Goethe, Faust Fragmanlarını bastırma kararıyla, kendini de ölmüş saydığını, bu yapıtı tamamlamak için sürdürebilme mutluluğuna ererse, yeniden yaşama dönmüş olacağını bildirir. Yaşamının sonuna dek Faust üzerinde çalışarak yaşar. Faust II ile Goethe için başyapıt bütünlenmiştir, zaten bunu tamamladıktan kısa bir süre sonra da ölmüştür. Ama onun insanlığa verdiği bu büyük yazın armağanı, her birey, her kuşak ve her çağ tarafından yeniden, yeniden yaratılmaktadır. Ernst Beutler'in sözleriyle, "Goethe ana Faustunu insanlığa süresiz bir kalıt olarak yazdı. Faust'a başladığı zaman, yazdıkları, kendini fadedir. Şiiri tamamlayan yaşlı yazarsa, bakışını kendi 'Ben'inden öbür insanlara çevirmeyi artık çoktan öğrenmiştir. Öğretmen olarak, bilge olarak onların arasında durmaktadır. Sorumluluk duymaktadır. Yapıtı, sorumluluk yükleyici, görevlendiricidir ve böyle algılanmayı ekler." Daha önce yapılan çeviriler gibi, ilk kez yapılan bu çeviri de, duyulan bir sorumluluğun ürünüdür. Ama çevirmende huzursuzluk bırakan bir üründür.

Çeviri, zaten bir serüvendir. Serüvense, tehlikelere açıktır. Faust gibi dramatik büyük, görkemli, mükemmel bir şiirin çevirisiyse, salt bir cürettir. Ama bilim çağının kabına sığmaz, sınıra gelmez insanı Faust gibi, bu cürete kalkışan çevirmen de, her satırın, her dizenin evirisinin ayrı ve yeniden bir deney olduğunun bilincindedir. Bütün doğa bilimleri, deneysel ilimlerdir ve hepsinde bin deneyden, bin yanılgıdan sonra, belki bir başarılı deney sonuca varır.

Bu çeviride de başarılı görünen dize ve satırların yanında, pek çok da yinelenmesi, belki daha onlarca, yüzlerce kez yinelenmesi gereken deneyler vardır. Bütünüyle böyle bir deneye girişmemi kolaylaştıran husus ise, kimya yüksek mühendisliği öğrenimimden çok, Goethe tarafından fragman olarak nitelendirilen bir nüshayı çevirmeye kalkışmak olmuştur. Metin bir fragmansa, bu çeviri de haydi haydi bir fragmandır, yani bitmemiştir. Ama aslından okuma olanağı olmayan Cumhuriyet okurlarına evrensel yazar Goethe'nin başyapıtı üzerine yine de bir fikir vermesini diliyorum.

Yüksel Pazarkaya
Temmuz 1999
Köşektaşlı Öğretmenler


Köşektaş’ın Öğretmenleri
Bir Hafızanın İzleri

Bu fotoğraf, Köşektaş Köyü’nün eğitim tarihine tanıklık eden bir yüzeydir.

Siyah beyaz tonların içinde, bir köyün kaderini değiştiren onlarca yılın emeği, sabrı ve inancı görünür. Bu kare, öğretmenliğin bir meslekten çok daha fazlası olduğunun bir hatırlatmasıdır.
Fotoğrafın merkezinde oturan Yahya Doğan, 1941’den 1977’ye kadar tam 38 yıl boyunca aynı okulda, aynı sınıfta, aynı köyün çocuklarına okuma yazmayı öğretmiştir. Onun ellerinden geçen her çocuk, köyün geleceğine yazılmış bir harf, bir cümle, bir umut olmuştur. Birinci sınıfa başlayan herkesin ilk öğretmeni olmak, bir ömürlük bir bağlılık, bir topluluğa adanmış bir hayat demektir.

Yahya Doğan’ın yüzündeki dinginlik, bu uzun yolculuğun hem yorgunluğunu hem de gururunu taşır. 65 yaşında emekli olduğunda ardında bıraktığı şey yalnızca mezun ettiği öğrenciler değil; Köşektaş’ın hafızasına kazınmış bir eğitim kültürüdür. 1986’da 85 yaşında vefat ettiğinde, köyün belleğinde bir boşluk değil, bir miras bırakmıştır.

Fotoğrafta onun yanında duran Elmas Yavuz ve İbrahim Özdoğan ise bu mirasın sürdürücüleridir. On yılı aşan emekleri, Köşektaş’ın eğitim damarının kesintiye uğramadan akmasını sağlamıştır. Kırsal koşulların zorluğuna rağmen her sabah sınıfa giren, her çocuğun gözünde bir ışık arayan bu iki öğretmen, fotoğrafta sessiz ama güçlü bir duruşla yer alır.

Ve İbrahim Özdoğan...
Bu karede genç, umutlu ve üretken bir öğretmen olarak duran İbrahim Özdoğan’ın hikâyesi ne yazık ki kısa sürmüştür. Amansız bir hastalığa karşı verdiği mücadeleyi kaybederek henüz 34 yaşında hayattan ayrılmıştır. Onun erken gidişi yalnızca bir öğretmenin kaybı değil; Köşektaş’ın eğitim yolculuğunda açılan derin bir yaradır. Öğrencilerinin hafızasında sıcaklığıyla, meslektaşlarının belleğinde çalışkanlığıyla, köyün tarihinde ise yarım kalmış bir umut olarak yaşamaya devam eder.

Ve çocuklar...
Öğretmenlerin kucağında, ellerinde, yanlarında duran bu küçük bedenler, Köşektaş’ın geleceğidir. Onların varlığı, öğretmenliğin yalnızca bilgi aktarmak değil, bir topluluğu büyütmek, bir köyü ayakta tutmak olduğunu hatırlatır.

Arka plandaki ağaçlar, açık alan, kırsal peyzaj — tümü, bu öğretmenlerin çalıştığı koşulları görünür kılar. Büyük kentlerin kalabalığından uzak, imkânların sınırlı olduğu bir yerde eğitim zorlu bir mücadeledir. Bu fotoğraf, o mücadelenin kanıtıdır.

Bugün bu kareye baktığımızda yalnızca geçmişi hatırlamıyoruz. Aynı zamanda bir borcu da hatırlıyoruz:
Köşektaş’ın öğretmenlerine duyduğumuz vefa borcunu.

Yahya Doğan’ın ömrünü adadığı sınıflar, Elmas Yavuz ve İbrahim Özdoğan’ın sabırla sürdürdüğü emek, köyün her hanesine dokunan bir ışık olmuştur. Bu fotoğraf, o ışığın hiç sönmediğini, hâlâ köyün belleğinde parladığını gösterir.
Bu yazı, onların hatırasına bir saygı duruşudur.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Atanma ve Nakil Bilgileri:

🔘 Yahya Doğan
Köşektaşlı olan Yahya Doğan, 1941 yılında Köşektaş Köyü İlkokulu’na eğitmen olarak atanmıştır. Aynı okulda 38 yıl boyunca aralıksız görev yapmış, 1977 yılında 65 yaşında yaş haddinden emekli olmuştur. 1941’den 1977’ye kadar birinci sınıfa başlayan her öğrenci onun eğitiminden geçmiştir. 1986 yılında, 85 yaşında vefat etmiştir.

🔘 Elmas Yavuz
Hacıbektaşlıdır. 1968 yılında Köşektaş Köyü İlkokulu’nda göreve başlamış, 1981 yılında görevinden ayrılmıştır.

🔘 İbrahim Özdoğan
Köşektaşlıdır. 1971 yılında göreve başlamış, 11 yıl kesintisiz çalıştıktan sonra hastalığı nedeniyle 1981 yılında görevinden ayrılmak zorunda kalmıştır.

Atanma ve nakil bilgileri: Sinan Uçar