Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam183
Toplam Ziyaret829501
Zeynep Uçar

Resim (*)

Zeynep Uçar’ın Muhtar Vekilliği
Seferberlik Yıllarında Kadın Emeği

Emperyalist işgale karşı ülkenin tüm güç ve kaynaklarının seferber edildiği yıllarda, Köşektaş Köyü’nde Zeynep Uçar bir süre muhtar vekilliği görevini üstlenmiştir¹. Bu görevlendirmenin hemen ardından ilan edilen genel seferberlik kapsamında, muhtar vekili olarak Zeynep Uçar, cepheye çağrılan yükümlülere Ulukışla’ya kadar eşlik etmiş; onların birliklerine güvenli biçimde ulaşmalarını sağlamıştır. Köşektaş’a Sarılar’dan gelen Zeynep Uçar, Hasan Hüseyin Uçar’ın babaannesidir².

Küçük yaşta yetim kalan Ahmet Çavuş (Uçar), Zeynep Uçar tarafından büyütülmüş; böylece aile içi dayanışmanın ve kadın emeğinin kuşaklar arası aktarımında önemli bir rol üstlenmiştir³.

Savaş, Yokluk ve Milli Mücadele Yılları; Kadınların Kamusal Alana Çıkışı

Ülkenin varoluş mücadelesi verdiği bu dönemde, erkek nüfusun büyük bölümü cepheye gitmiş; bu durum yerleşim birimlerinde idari boşlukların oluşmasına yol açmıştır. Bu boşluk çoğu zaman kadınlar tarafından doldurulmuş, ancak kadınların bu süreçteki katkıları ne resmi kayıtlara ne de toplumsal hafızaya yeterince yansımıştır.

Ayrıca, Milli Mücadele yıllarında kırsal bölgelerde kadınların kamusal görevler üstlenmesi son derece nadirdir. Kadınlar çoğunlukla ev içi sorumluluklar, yaşlı ve çocuk bakımı, tarımsal üretimin devamı ve geride kalanların ihtiyaçlarının karşılanmasıyla meşgul olurken; idari bir görevi üstlenmek ise istisnai bir durumdur.

Savaşın kırsal bölgelerdeki kadınları, cepheye yiyecek-mühimmat taşıyan, cephe gerisini ayakta tutan, erkeklerin yokluğunda tarlaları işleyip evlerini savunan kahramanlar olarak tasvir edilir⁴.

Zeynep Uçar’ın muhtar vekilliği, bu açıdan bakıldığında, savaş yıllarında kadınların üstlendiği sorumluluğun somut ve değerli bir örneğidir.

Cepheye Giden Yükümlülere Eşlik Etmesi: Sıradan Bir Görev Değil

Zeynep Uçar’ın yükümlülere Ulukışla’ya kadar eşlik etmesi, dönemin koşulları göz önüne alındığında olağanüstü bir cesaret örneğidir. Yolculuklar güvenli değildir; ulaşım imkânları sınırlıdır; kadınların tek başına uzun mesafe yolculuk yapması alışılmış bir durum değildir. Ortam gergin, belirsiz ve tehlikelidir⁵.

Bu nedenle Zeynep Uçar’ın böylesi riskli ve özveri gerektiren bir görevi üstlenmiş olması, yalnızca bireysel cesaretin değil, aynı zamanda güçlü bir toplumsal sorumluluk bilincinin de göstergesidir.

Toplumsal Hafızada Kadınların Yeri

Zeynep Uçar’ın hikâyesi, köy tarihinin çoğu zaman gölgede kalan kadın unsurunu görünür kılar. Bu tür anlatılar, yalnızca bireysel bir hatırayı değil; kadınların savaş yıllarında taşıdığı yükü, toplumsal dayanışmayı ve kadın emeğinin tarihsel sürekliliğini de ortaya koyar. Bugünden bakıldığında, onun üstlendiği sorumluluk, kadınların tarih boyunca çoğu zaman görünmez kılınan kahramanlıklarının bir yansımasıdır. Yaptıkları resmi belgelere geçmemiş olsa da köyün hafızasında ve aile anlatılarında yaşamaya devam etmektedir. Bu nedenle Zeynep Uçar’ın hikâyesi, yalnızca bir aile anlatısı değil; Köşektaş’ın toplumsal belleğinde yer alması gereken tarihsel bir tanıklıktır.

Resim (*): Zeynep Uçar’ın fotoğrafına ulaşamadığımız için metni telif hakkı bulunmayan yukarıdaki resimle yayımlamayı uygun gördük.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Dipnotlar

1. Celalettin Ölgün, sözlü aktarım, 2024.
2. Bülent Uçar, aile anlatısı, 2025.
3. Leyla Uçar Bayazıt, aile bilgisi, 2025.
4. Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler, (Bilgi Yayınevi). Turgut Özakman, Milli Mücadele dönemindeki kırsal kesim kadınlarının cephe gerisindeki fedakârlıklarını “Şu Çılgın Türkler” adlı kitabının büyük bölümünde anlatır.

İsteyen kitabın PDF sürümüne buradan ulaşabilir.

5. Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, Savaş ve Seferberlik Bölümleri.

Faust

DÜNYA KLASİKLERİ DİZİSİ: 62
FAUST

JOHANN WOLFGANG GOETHE
FAUST
Bir Fragman
Almancadan çeviren:
Yüksel PAZARKAYA

İYİYLE KÖTÜ, BİLİMLE BÜYÜ ARASINDAKİ İNSAN:
FAUST


Dante Alighieri'nin "Tanrısal Komedya"sı (La Divina Commedia), Cervantes'in "Don Quijote"u, Shakespeare'in "Macbeth"i dünya yazınında nerede duruyorsa, Goethe'nin "Faust"u da aynı yerdedir. Gelmiş geçmiş başyapıtlardan, dünya yazınının en yüce doruklarından biri.

Goethe'nin yaşamının sonuna dek uğraştığı Faust, onun çok kapsamlı yazın yaratımının da başyapıtı olmuştur. Goethe'nin yaşamıyla en çok bu yapıt özdeşleşmiş, yaşamıyla birlikte bu başyapıt da büyümüş, olgunlaşmış, Goethe'nin kimlik ve benliğiyle bütünleşmiştir.

Bir ömür süren bu yazın uğraşının ürünü: Urfaust (1772-1775), Faust I (1797-1801; 1806), Faust II (1800; 1824-1831) olarak bilinir. Bu yapıtlar Türkçeye de çevrilmiştir. Bu yapıtlar üzerindeki çalışma süreçlerinin bir de ara dönemleri vardır. Urfaust ile Faust I arasında basılmış bir Faust daha var: Faust - Bir Fragman (1788-1789). Büyük ölçüde Urfaust'u içerir, Faust I tasarımının imlerini taşır. Okunduğu zaman görülür ki, fragman nitelemesine karşın, başlı başına bir bütündür. Rahatlıkla sahneye getirilebilir, değişik bir Faust metnidir. Goethe, bu nüshayı ilk kez 1790 yılında Leipzig'de bağımsız olarak yayınlandı. Bu metnin Türkçe çevirisine raslamadığım için, Goethe'nin 250. doğum yıldönümünde Cumhuriyet'in okurlarına armağanı olarak, ben de bu nüshanın çevirisine kalkıştım. Kalkıştım sözüne döneceğim.

Faust adıyla ilk kez 1506 yılında karşılaşılıyor. Yaşadığı bilinen Faust üzerine ilk halk kitabıysa, 1587 yılında Frankfurt'ta basılıyor: Historia von D. Johann Fausten. Daha sonra sayısız çeşitli baskıları yapılıyor. Goethe, çocukken eline geçirdiği böyle bir halk işi baskıyı okuyarak, Faust ile tanışıyor. Aynı yıllarda, kukla oyunu olarak 16. yüzyıldan beri gösterilen Christopher Marlowe'nin oyunuyla da tanışıyor. Kabına sığmayan insan izleğiyle Faust, Marlowe'dan Klaus Mann'a yüzyıllar boyu pek çok yazara konu olmuştur.

1772 Ocağı'nda Goethe'nin, çocuğunu öldüren Susanne Margaretha Brandt'ın asılışına tanık olduğu sanılıyor. Bu genç kadın, şeytanın kendi içine yerleştiği inancındaydı. Goethe, bu olay üzerine, Urfaust'un ilk sahnelerini yazar. 1775 yılında Weimar'a getirdiği Urfaust'un günümüze kalan ilk elyazma nüshasıysa 1787 yılından.

Altmış yıl süren uğraşa ve çeşitli nüshalara karşın, hepsi bir bütünlük sergileyen Faust'un odağındaki izlek, insanın içinde iyi bir öz olduğuna inanan Faust ile Mephistopheles arasında buna ilişkin olarak girişilen bahistir. Şeytancıl Mephistopheles, yoldan rahatlıkla çıkarılabilir bir insan imgesini savunur. Faust, insanın iyi olduğu savaşımını verirken, şeytan da, Tanrı'dan onu baştan çıkarmak üzere aldığı izinle, insan üzerindeki ters etkisini kullanır. İnsanın doğasında her iki kutup da vardır, iki kutbun bütünü ve bileşimidir. Ancak, yadsıyan ve mahveden şeytanın kolaylıkla yönlendireceği kutup, insanın tembel ve rahat yanıdır; yüzeye, sığlığa bakarak kanan, yüzeysel parlaklığa kanan yanıdır. Faust, bu yüzden, tıpkı kutsal kitapların öyküleri gibi, evrensel bir insan ve insanlık trajedisidir. Zira, iyiye yönelmek ister, ancak göz göre göre hep şeytana uyar, uçuruma yuvarlanır. Başkalarını da böylelikle mutsuz edip, uçuruma yuvarlar. Faust yerine bu trajediye insan adı da konulabilirdi. Aslında, Mephistopheles de insanın içindeki bu iki kutuptan; yadsıyan, olumsuz kutbun kişileşmesidir.

Goethe, bu kişileştirmeyi aydınlanma sürecinin insan anlayışı çerçevesinde gerçekleştirerek, evrensel bir çağdaş kurguya varır. Rönesans'la ortaya çıkmaya başlayan aydınlanmanın insanı, usa ve bilime inanmış, kör inancı yadsıyan, dünya işlerine yönelik olarak, düşünceyi eleyen, skolastik, dinsel, en son ve tek doğrucu çözümler olmayacağını benimseyen insandır.

Kapanıp kaldığı yerden dünyaya ve doğaya çıkmak, doğal yaratının kaynaklarını bulmak, yaratarak yaşama ve dünyaya katılmak ister. Kendi sınırlarını aşmak, uçsuz bucaksız olanaklara ve yaratı kaynaklarına ulaşmak ister.
İçi yaratıcı güçle kaynar, sonsuzluğu özleyen bu gücü eyleme dönüştürmek için, çağırdığı doğa ruhu, iblisten başkası değildir. Mephistopheles, Faust'un dinmek bilmeyen taşkın istem ve özlemini doyurmak savındadır.

Goethe için, birey, evrenin kendisidir. Evrenin çekirdeği, dolayısıyla doğal ve anlaksal bütün gücü insanın içindedir, insan ben'idir. Bu yüzden, insan doğayla ve evrenle bir bütündür. Ama evrenin bu çekirdeği, içinden ve dışından şeytanın tehdidi altındadır, trajedisi de bu tehditten, bu tehdidi göre göre, uçuruma yürümesinden doğar.

Bu trajediye karşın, Ben, doğa ve evrenle bütünlüğünden, evrensel uyumdan aldığı güçle, özünü gerçekleştirmek, insan olarak açılıp boyutlanmak düşünce ve çabasındadır. Bu çaba, aynı zamanda bir kavrayışın da ifadesidir: Uyum, bir oluşum sürecidir doğada ve evrende. Her şey oluşur ve geçip gider, biter. Her şey sevgi ve tükeniştir. Oluşumdan tükenişe, her şey değişim ve dönüşüm süreci içindedir. Her şey, bütünün parçalarıdır, ama her şey hem kendi içinde, hem kendi dışında çelişkiler, kutuplar arasında bir gerilim ağı içindedir. Her şey sonsuz bir işleyişe dahildir.

Faust'un kabından taşarak, insan anlağının yönsemindeki oluşumu, ancak sevgiyle gerçekleşebilir. Mephistopheles, cinsel sevinin çekimiyle sevgi ilkesini tek boyuta indirgemek, dolayısıyla insan ruhunu ve anlağını, tek boyuta, güdüsel değişimsizliğe teslim ve tutsak etmek için, şeytancıl çabasını yürütür. Oysa, Gretchen ile Faust, birbirlerine ilk bakışta bir sevgi bağıyla bağlanmışlardır, birbirlerini sevgiyle yüceltip, karşılıklı gerçekleştirme, ruhlarını en görkemli çiçek gibi açtırma olanağına sahiptirler. Yaşam, bu ilişkide bütünüyle sevgiye dönüşme yeteneğindedir. Ancak, yaşam sevgi gibi en yüce duyguya bile sığmaz. Sevgi arıdır, yaşam karmaşık, çelişkili ve çok kutupludur. Sevginin seviye dönüşmesinin mayası iblisten, Mephistopheles'ten gelir. Böylece sevgi de, ruh dinginliği, iç huzuru, mutluluk yerine; suç, günah, huzursuzluk ve mutsuzluk olarak dönüşür.

Burada, çağdaş, aydınlıkçı, deneyci, eylemci insanın, kabı dışına çıkarak içine düştüğü çelişkiler de somutlanmaktadır. Bununla, yirmi birinci yüzyıla girerken, bütün gelişme ve ilerlemelerine karşın, bütün elde ettiklerine, ulaştıklarına karşın, varlığının dibinde bungunluk (depresyon) tortusu gittikçe kalınlaşan, gittikçe daha yoğun biçimde yüzeye çıkan, dışa vuran insanı da haber vermektedir. Aslında, ilk varoluşundan, en son yok oluşuna dek insanın eylem, deney, duyumsama, duygu, öğrenme, bilgi, yanılma ve çelişki vb. eylem ve boylamlarından bir tin ve ten öznesi ve nesnesi, tin ve ten varlığı olarak yansıtılışıdır Faust.

Böyle bir varlığın, huzurlu bir oluşa ulaşması, kendini yadsımasıdır, tükenişidir, yok oluşudur, yani ölümdür. Oysa, ölüm bile bir erinç değil, durgunluk ve durağanlık değil, bir dönüşüm, yeni bir oluşumun başlangıcıdır. Bu yüzden, insan ruhu, anlağı ve benliğiyle, usu ve duygusuyla bir sınırda duramaz, bir sınırı da tanımak istemez. Ama bütün bu devini ve tanımazlıkta, onu oluşturan kutuplar, karşıt güçler birlikte işlevdedir, işlemektedir.

Yirminci yüzyılın büyük analitik psikoloji bilimcisi C.G. Jung, psikolojik çözümlemeyle şu saptamayı yapacaktır: "Kötü de aynı iyi gibi tartılmalıdır; zira iyi ile kötü aslında edimin ideal uzantılarından ve soyutlamalarından başka bir şey değildir, ikisi de yaşamın aydın-koygun örünümüne aittir." Jung, sonuçta içinden kötünün doğmayacağı iyi ve içinden iyinin doğmayacağı kötü yoktur diyerek, suç olmadan erdemsel bilincin olmayacağını, ayrımların kavranmadığı durumda da hiçbir bilincin olmayacağını belirtir. Bunun da birey olmanın vazgeçilmez koşulu olduğunu saptar. (C.G. Jung, Einleitung in die Religionspsychologische Problematik der Alchemie, S.47.) Faust, işte böylesine bir bireyselleşme sürecidir aynı zamanda.

Karşıt güçler yüzünden, oluşum ve dönüşüm yerine, cadı içitleriyle gençliği, değişimsizliği arayış mutsuzluğuna da düşer. Oysa gençlik, dönüşüm ve değişimle hep yeniden varoluştadır.

Bunu benimsemek, içinde doğayı ve evreni barındıran yaratığın kendindenliğini, alçakgönüllü oluşunu, gözütokluğunu da içerir. Böylece, taşkınlıkla, doyumsuzlukla oluşun kendinden alçakgönüllülüğü arasındaki çelişki, insan yaşamının süreğen bir çelişkisi olarak görünür.

Goethe, bütün nüshaları bir arada görüldüğünde, özetlemeye çalıştığımız bu insanı, ilişkileri ve çelişkileri, evrenselliği ve sınırsızlığı içinde bir büyük dramatik şiir olarak Faust başyapıtında yapılandırır. Dük Karl August'a Roma'dan, İtalya gezisinden yazdığı 12 Aralık 1786 tarihli mektubunda Goethe, Faust Fragmanlarını bastırma kararıyla, kendini de ölmüş saydığını, bu yapıtı tamamlamak için sürdürebilme mutluluğuna ererse, yeniden yaşama dönmüş olacağını bildirir. Yaşamının sonuna dek Faust üzerinde çalışarak yaşar. Faust II ile Goethe için başyapıt bütünlenmiştir, zaten bunu tamamladıktan kısa bir süre sonra da ölmüştür. Ama onun insanlığa verdiği bu büyük yazın armağanı, her birey, her kuşak ve her çağ tarafından yeniden, yeniden yaratılmaktadır. Ernst Beutler'in sözleriyle, "Goethe ana Faustunu insanlığa süresiz bir kalıt olarak yazdı. Faust'a başladığı zaman, yazdıkları, kendini fadedir. Şiiri tamamlayan yaşlı yazarsa, bakışını kendi 'Ben'inden öbür insanlara çevirmeyi artık çoktan öğrenmiştir. Öğretmen olarak, bilge olarak onların arasında durmaktadır. Sorumluluk duymaktadır. Yapıtı, sorumluluk yükleyici, görevlendiricidir ve böyle algılanmayı ekler." Daha önce yapılan çeviriler gibi, ilk kez yapılan bu çeviri de, duyulan bir sorumluluğun ürünüdür. Ama çevirmende huzursuzluk bırakan bir üründür.

Çeviri, zaten bir serüvendir. Serüvense, tehlikelere açıktır. Faust gibi dramatik büyük, görkemli, mükemmel bir şiirin çevirisiyse, salt bir cürettir. Ama bilim çağının kabına sığmaz, sınıra gelmez insanı Faust gibi, bu cürete kalkışan çevirmen de, her satırın, her dizenin evirisinin ayrı ve yeniden bir deney olduğunun bilincindedir. Bütün doğa bilimleri, deneysel ilimlerdir ve hepsinde bin deneyden, bin yanılgıdan sonra, belki bir başarılı deney sonuca varır.

Bu çeviride de başarılı görünen dize ve satırların yanında, pek çok da yinelenmesi, belki daha onlarca, yüzlerce kez yinelenmesi gereken deneyler vardır. Bütünüyle böyle bir deneye girişmemi kolaylaştıran husus ise, kimya yüksek mühendisliği öğrenimimden çok, Goethe tarafından fragman olarak nitelendirilen bir nüshayı çevirmeye kalkışmak olmuştur. Metin bir fragmansa, bu çeviri de haydi haydi bir fragmandır, yani bitmemiştir. Ama aslından okuma olanağı olmayan Cumhuriyet okurlarına evrensel yazar Goethe'nin başyapıtı üzerine yine de bir fikir vermesini diliyorum.

Yüksel Pazarkaya
Temmuz 1999
İbramlar Güzergâhı

Köşektaş’ta İbramlar Güzergâhı
Bir ismin, bir hattın hikâyesi

Köşektaş’ın taşlı yollarından biri, bir topluluğun sessiz tanığıdır: Aynı adı taşıyan bir dizi insanın aynı güzergâhta yaşamış olması, belki çevrede bir ilk, belki bir rastlantı, belki de rastlantının ötesine geçen, köy kültürünün kendiliğinden oluşmuş bir mirasıdır.

Bu güzergâh, yıllar boyunca yalnızca ayak izlerini değil; sohbetleri, dayanışmaları, kederleri ve sevinçleri de taşımıştır. Bu güzergâh, yalnızca bir yol değil; bir soyun, bir geleneğin, bir köy hafızasının katman katman birikmiş izlerini barındırır. “İbram” adı, bu hatta yankılanan seslerin, kapı önlerinde edilen sohbetlerin, harman yerinde paylaşılan ekmeğin ve komşuluk hukukunun ortak paydasıdır. Aynı adı taşıyan bu insanlar, birbirlerinden bağımsız hayatlar sürseler de, isimleriyle bu hattın dokusuna işlenmişlerdir.

İbramlar Güzergâhı Üzerindeki İsimler

Her biri kendi hikâyesiyle, lakabıyla, ailesiyle ve yaşanmışlıklarıyla bu hattın bir parçası olmuş; kimi bir anısıyla, kimi bir sözüyle, kimi de sessizliğiyle hafızalarda yer etmiştir:

• Kör İbram (Sol Koca) – hattın en yaşlısı; yılların bilgeliğini taşıyan.
• Sohununoğlu İbram – bir soyun devamı; babasının adıyla anılan.
• Tahavit İbram – uzak diyarlardan gelip bu hatta yerleşen; adıyla farklılık taşıyan.
• Aşçı İbram – aşçılığıyla hatırlanan, yemeklerin lezzet ustası.
• Hacıhasanınoğlu İbram – bir soyun devamı; babasının adıyla yaşayan.
• İlle İbram – kararlılığıyla bilinen; sözünden dönmeyen.
• Topal İbram (Hacı Ethem) – bedeniyle değil, yüreğiyle yürüyen; direnciyle anılan.
• Süleyman’ın İbram – babasının gölgesinde büyüyen; aile bağlarıyla tanınan.
• Hacı Hakkı’nın İbram – bir soyun devamı; babasının adıyla anılan bir başka halka.
• Gülü’nün Halibram – annesinin adıyla anılan.
• Omarça’nın Zekiye’nin İbram – iki kuşağın izini taşıyan; aile hafızasının yürüyen parçası.
• Yaab’ın İbram – sessizliğiyle, derinliğiyle hatırlanan; az konuşup çok dinleyen.
• Çakmak’ın İbram – hattın en genç karakteri; geleceğe dair umudu temsil eden.
• Hacıbekir’in Yusuf’un İbram – üç kuşağın birleştiği bir isim; soy zincirinin güçlü halkası.
• Şakir’in İbram – hattaki son şahsiyet; iyilikseverliğiyle, yardımseverliğiyle bilinen.

Bu isimler, bir araya geldiklerinde yalnızca bir liste oluşturmaz; bir köyün sosyal dokusunu, komşuluk ilişkilerini, lakap kültürünü ve hafızasını görünür kılar.

Tesbit ve Nakil

Bu isimler, yalnızca bir kayıt değil; bir hattın belleği, bir köyün kendi kendini anlatma biçimidir.

Tesbit eden: Kazım Çavuş
Genişleten ve nakleden: Necaşi Güneş

Onların dikkatli gözlemi ve titiz aktarımı sayesinde, bu güzergâh artık yalnızca bir yol değil; geçmişi bugüne taşıyan bir anlatı, bir topluluk hafızası, bir kültürel izlek hâline gelmiştir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası