Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam160
Toplam Ziyaret754843
Korku ve Ahlak

Korkuya dayalı ahlak, ahlak mıdır?
Anıl Talat Eryontuk

Tarih boyunca bir arada yaşayan insanları toplum haline getiren, aralarındaki yazılı olmayan kurallar, bağlar, ilkeler, dil becerileri ve duyarlılıklardır!

Bu bağlamda insan ilişkileri ilk sırada gelir.

Bu ilişkileri derleyen, yönlendiren, usul ve düzen getiren ana konu ise ahlaktır.

Ahlak üzerine sayısız yazılar yazılmış, makaleler yayınlanmıştır.

Lakin Mustafa Kemal’in ahlak üzerine söylediği "Tehdit esasına dayanan ahlak, bir fazilet olmadıktan başka güvene de lâyık değildir!" sözü tüm yayınların üzerindedir benim için.

Ahlak, insan ilişkilerinde “iyi” ya da “doğru” yahut “kötü” ya da “yanlış” olarak adlandırdığımız değer yargılarını ifade etse de özünü bir türlü kavrayamadığımız bir sırdır aslında…

Bu sırrı çözmek ise vicdanımızı hassas teraziden geçirmekle mümkün.

Peki ülke olarak son yirmi yıldır bu teraziyi nasıl kullandık?

Hiç kendimize bu soruyu sorduk mu?

Yani biz kişi,  kurum ve makamlardan yahut inancımız gereği uhrevi hayattan çekindiğimiz için mi doğruyu görmemize rağmen sustuk ya da görmek istemedik.

Yoksa, ahlaklı değil, korkak olduğumuz için mi?

Tüm mesele bunun altında yatıyor aslında.

Mesela hükûmeti devletle özdeşleştirerek hükûmet politikalarına getirilen tüm eleştirileri devlete yapılmış gibi bir algı oluşturanlara, eleştiri sahiplerini devlet karşıtı bir yere konumlandıranlara ve vatan hainliğiyle eş değer bir zeminde değerlendirenlere yıllarca göz yumduk.

O zaman bizler korkak mıydık yoksa ahlaklı mı?

Yahut uzun yıllardır iktidarda kalmak uğruna demokratik bir yaklaşımı benimsiyor gibi yapanlara, daha sonra rövanşist bir üslup benimseyip, bunu din ve milliyet gibi kavramlarla süsleyerek halkını biz ve öteki olarak ayrıştıranlara, kutuplaşmanın zeminini legalleştirenlere neden sustuk acaba?

Bu acımasızlığa karşı sustuysak korkak mı olduk yoksa ahlaklı mı?

Ülke sınırları içinde farklı, ülke sınırları dışında farklı şizofrenik politika izleyen bir cenahın sürekli vurguladığı tehdit algısının aslında gerçek olmadığını bile bile buna inanmak istedik.

Neydik biz o vakit korkak mı yoksa ahlaklı mı?

Hukukun üstünlüğü kavramı ülkemiz siyasetinde iktidarın üstünlüğü olarak algılanırken, birçok dava siyasal olarak görülüp, vicdanlarda derin bir yara bırakırken, insanlar suçsuz yere hapiste çürürken hiç sesimizi çıkarmadıysak söyleyin lütfen korkak mı olduk yoksa ahlaklı mı?

Ülkemiz anayasasında var olan, güçler ayrılığı ilkesiyle tescillenen yasama, yürütme ve yargı erkleri iç içe girmiş ve birbirini denetlemekten uzaklaşmış ise ve devlet işleyişi bizzat sorun üreten bir kurum haline gelmişse biz halen mantıken izahı olmayan bir sav olan ”tüm suçlu muhalefet” dediğimizde korkak mı olduk yoksa ahlaklı mı?

İktidar yargıyı, kendisinden olmayanları sindirmek ve cezalandırmak için kullanırken, muhalefeti iktidarın denetleyicisi değil de düşmanı olarak isimlendirirken buna göz yumduysak korkak mı olduk yoksa ahlaklı mı?

Ülke ciddi bir ekonomik kriz içinde, halk konut ve yol inşaatı gibi döviz getirmeyen ve rant olgusu yüksek olan projeler ile kandırılırken, uluslararası sermaye maalesef ülkemizden kaçmış, enflasyon artmış, cari açık ise giderek büyümüşken ülkeyi bu hale getirenler yerine muhalefeti hedef alıyorsak korkak mı oluyoruz yoksa ahlaklı mı?

Tüm bu yaşadıklarımız şunu gösteriyor ki son yirmi yılda faydalı bir iş yaptığımızda bizi sevindiren; kötü bir şey yaptığımızda da bizi üzen, bizi iyiye, doğruya ve güzele sevk eden, kötülüklerden alıkoyan iç sesimizi kaybetmişiz.

Yapılan kötülükleri görmezden gelerek adeta bizi insan yapan, yanlış yapmaktan koruyan bekçimizi göz ardı etmişiz.

Ve şimdi bunun bedelini de misliyle halk olarak ödemekteyiz.

Korkuya dayalı ahlak, ahlak mıdır? l Anıl Talat Eryontuk l 7 Şubat 2023

Kül Hüyüğü

Geçtiğimiz yazın en sıcak günlerinden biriydi. O gün aslında epeyce geç bir saatte çıktık yola. Komşu köyün üzerinden yükselen güneş, çok kısa bir zamanda kızıl topraklı tepenin üzerindeki bağların üzüm yapraklarını ısıtmaya başlamıştı. Son bir iki gündür insanı yerinden sıçratan şimşekler eşliğinde bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla ıslanan bağ yollarındaki çamurlar henüz tam kurumamıştı ama insanın ayağına da yapışıp kalmıyordu.

Ankara-Kayseri karayolunun vızır vızır işlek trafiğinden karşı tarafa geçip, köyden üç kilometre uzaklıktaki bu yol kenarında epeyce uzun bir zaman önce tek başına yaşayıp ölen Deliağa'nın eski evinin bulunduğu yere geldiğimizde neredeyse öğle olmuştu.

Henüz, kuşların, kurbağaların ve bulutların peşinde koşan, bugünden o günlere baktığımda -kabul ediyorum ki- epeyce de yaramaz bir çocuk olduğum zamanlarda, şosenin kenarına kadar gelip çalıların arasında sığırcık kovalardık. Şosenin öbür tarafında bulunan, Deliağa öldükten sonra terk edilen evinin damının üzerinde dolaşıp çoğu kırılmış camlarının kalanlarını da kırmışlığımız vardır. Şimdi evin tamamı toprak altında kalmış, üzerini otlar bürümüş, kerpiçten ve taştan duvarları üst üste yıkılıp küçücük bir tümsek olmuştu. Belki elli, belki yüz yıl sonra Deliağa'yı ve onun köylüsüne küsüp buralara kendini atmasını, ülkenin en işlek karayollarından birisinin kenarına yaptığı bu evde kalan ömrünü tamamlamasını hatırlayan kalmadığında, gelen geçenin merakla baktığı, definecilerin köşe bucak kazdığı bir höyük olacak bu ev de.

Deliağa'nın evinin bulunduğu yere en fazla iki kilometre uzaklıkta bulunan Kül Höyüğü de bozkırda, Kalaba'dan Kırşehir'e kadar uzanan düz ovadaki sayısız höyükten birisidir.

Çocukluğumda, Deliağanın evinin bulunduğu bu küçük tepeciğin ötesine, kuzey yönündeki uçsuz bucaksız ovaya hiçbir zaman gitmemiştim. O ova bitmez tükenmez gibi gelen buğday tarlaları, Sadık Köyü’ne ve ondan daha da ilerideki göçmen köyü denilen yere, ovanın puslar içerisinde belli belirsiz görünen sınırına kadar uzanırdı. Upuzun kavak ve söğüt ağaçlarının kümelendiği bir yeşilliğin tam ortasında yükselen höyüğü bu yaşıma kadar hep merak etmişimdir.

Höyük, incecik bir derenin yakınında yarım küre şeklinde yerden fışkırmış gibi görünür. Etrafı benim çocukluğumda da bugün de buğday, pancar, yulaf ve fiğ ekili tarlalarla çevrilidir. Yılların merakını tepemizde güneşin acımasızca ovayı kavurduğu o sıcak yaz günü giderip, gizemli höyüğe gittik.

Yürüyüş yolumuzda pancar tarlalarının ortasında çapa yapan Suriyeli mültecilerle merhabalaştık uzaktan. Onların yol kıyısında oynayan güleç yüzlü çocuklarıyla bir iki kelime konuşmaya çalıştık. Meraklı bakışlarına, sıcak gülücüklerine gülerek karşılık verdik, “biz dostuz” dedik. Yurdundan ayrı düşmüş, ürkek, gariban, insanın yüzüne her daim korku ile bakan ama yine de güleç yüzlü olmayı unutmayan mülteciler, karakılçık buğdayı rengi tenleriyle buranın toprağına, bu toprağın insanlarına çok benziyorlardı.

Kül höyüğünün dikenlerle, yabani otlarla kaplı dik yamacını kaymamaya dikkat ederek tırmandık. Bir evlek kadar olan düz tepesinde çakırdikenler, beyaz çiçekli zambaklar, gelincikler ve adını bilmediğimiz onlarca çeşit bozkır bitkisi vardı. Zemini eşeledikçe un gibi, kül gibi incecik bir toprak toz halinde elinize geliyordu. Adını da buradan alıyordu sanırım...

Höyüğün dibindeki tarlada yeni biçilmiş yulafları traktörlere yükleyen komşu Kayaltı köyünden olduğunu öğrendiğimiz iki köylüye sorduk höyüğün adının öyküsünü, ‘bilmiyoruz’ dediler. Höyük çevresinde tarlaları olan Kızılağıl köyünden birisine denk geldik dere kenarında. Ona da sorduk höyüğü. O da; “Valla bilmiyom hemşerim! Adı nerden gelmiştir hiç merak etmedim açıkçası” dedi.

Anadolu köylüsü böyledir işte. Bir ömür yaşayıp gittiği yerdeki höyüğün öyküsünü, dağının, köyünün, ovasının adının nereden geldiğini pek merak etmez. Sadece İç Anadolu'ya özgü de değildir bu garip "meraksızlık" hali. Ege'de, Karadeniz'de, Doğu'da Kürt illerinin hemen hepsinde şaşırarak şahit oldum buna benzer örneklere.

Aydın Alangüllü de bütün ağaçları kurumuş, sapsarı geçmiş bir zeytin bahçesinin dibindeki JES şirketinin arkasında görünen sarp tepenin adını söyleyememişti zeytinliğin sahibi. Yine, Pınarhisar Kuyucak taraflarında, uzakta mavi bir sisin içinde mor beyaz kayalıkları hayal meyal görünen dağın adını sormuştum bir köylüye. Gözlerini belerterek dağa dikip düşünmüş düşünmüş, “valla ben de bilmiyoru bilader...” demişti, elini “n'apcan adını?” gibisinden sallayarak!..

Karadeniz'de, Fatsa Ünye arasında, eskiden fındıklık olan, o zamanlar altın madeni işletmesi için ağaçlarının kesilmesine yeni başlanan dağın (ki şimdiki halini görmeye yürek dayanmaz) adını sorduğum bir köylü kadın da benzer şeyler söylemişti: “Dağ işte adı, dağ...”

Sarı sıcağın altında tırmandığımız kül höyükten ovayı seyrettik on dakika mola verip. Henüz yeşil sapları üzerinden güneşe gülen ayçiçekleri, artık biçilme zamanı gelmiş buğdaylar, git gide sarıya dönen nohut tarlası ve ileride boş bırakılmış bir tarlada özgürce serpilip boy veren mor menekşelerle göz alabildiğine yayılmıştı bozkır.

Öğle sıcağında yine yürüyerek döndük köye. Kül höyük merakından bize söğüt gölgesi altında yenen zeytin ve peynir tadı, gözlerinin içi gülen güzelim mülteci çocukları ve yüzümüzde, alnımızda, vücudumuzun giysi altına gizleyemediğimiz her noktasında peydahlanan güneş yanıkları kaldı.

Özer AKDEMİR,

5 Eylül 2021

  
45 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ahlak Nedir?

AHLAK NEDİR?
Doç. Dr. Şafak Nakajima

İçimizde doğuştan var olan bir sezgi mi, zamanla öğrenilen dini ya da seküler kurallar/yasalar bütünü mü, yoksa toplumun bize yüklediği beklentiler mi?

Çoğumuz yaşamlarımızda olabildiğince “doğru olanı” yapmaya çalışırız. Ama bu doğrular kime göre ve neye göre şekillenir? Bazen yasaya uyan birinin aslında adaletsiz davrandığını hissederiz. Bazen de bir kuralı çiğneyen biri, içimizde vicdani bir karşılık bulur ve yaptığını onaylarız. Çünkü vicdanla yasa her zaman örtüşmez.

Bu noktada “etik” kavramıyla da karşılaşırız. Ahlak, bireyin iç dünyasından beslenen ve çoğu zaman aile, kültür, inanç gibi etkenlerle şekillenen bir değerler sistemidir. Etik ise daha çok sistemli ve evrensel ilkelere dayanan kurallardır. Bu ikisi her zaman örtüşmeyebilir. Yani bir davranış etik açıdan doğru olabilir ama bireyin içsel ahlaki pusulasına uymayabilir ya da tam tersi. Ancak ikisi de insanın karar alma sürecinde yol gösterici olabilir.

Lawrence Kohlberg, ahlaki gelişim kuramıyla tanınan bir bilim insanıdır. Ahlaki kararlarımızı verirken belirli aşamalardan geçtiğimizi savunur. Bu aşamalar, deneyimle, sorgulamayla ve seçimle şekillenir. Her birimiz bu yolculukta farklı bir yerde dururuz. Kimi zaman ahlaki gelişimin erken bir aşamasında takılıp kalabiliriz (bu bilgiyi lütfen aklınızda tutun; çünkü yazının sonunda kendinize soracağınız sorularda işinize yarayabilir).

Konu daha iyi anlaşılabilsin diye örneklerle ilerleyelim:

Bora altı yaşındayken annesiyle gittiği markette gözü bir çikolataya takılır. Annesinin almayacağını bildiği için tam elini uzatıp gizlice alacakken annesinin bakışıyla durur. Onun için çikolatayı çalmak değil, yakalanmak kötüdür. Davranışını belirleyen şey ceza korkusudur.

Zamanla Bora başkalarına yardım etmeyi öğrenir ama yaptığı iyiliğin karşılığını bekler. Sınıf arkadaşına ödev verir çünkü okul çıkışı onun yeni bisikletini denemek ister. Doğru davranış, onun için ne kadar işe yaradığına bağlıdır.

Ergenliğe yaklaştığında Bora için başkalarının gözündeki imajı daha önemli hale gelir. Annesine nazik davranır çünkü onun gözünde “iyi çocuk” olmak ister. Öğretmenlerinin takdirini kazanmak, arkadaşları tarafından sevilmek onun için değerlidir. Kahramanca davranışlar sergileyerek arkadaşlarının gözünde saygınlık kazanmayı hedefler. Ahlaki kararları, başkalarının onayına göre şekillenir.

Bora yetişkin olduğunda toplumun kurallarına daha sıkı bağlanır. Trafikte kimse yokken bile kırmızı ışıkta bekler. Çünkü kuralların, düzenin temeli olduğuna inanır. Yasa artık bir zorunluluk değil, toplumsal yapının dayanağı olur. Bu noktada etik ilkelerle bireysel ahlak arasında yakın bir bağ kurulabilir. Bora için artık sadece “cezadan kaçınmak” değil, toplumsal yararı düşünmek de önemlidir.

Ancak hayat her zaman kurallara göre işlemez. Bora doktor olur. Kliniğinde ölümcül bir hastalığı olan ve yaşam destek ünitesine bağlı yaşlı bir hasta vardır. Hasta konuşamamakta ama ailesi, hastanın daha önce “bu halde yaşamak istemediğini” defalarca dile getirdiğini söyler. Aile, yaşam destek ünitesinden ayrılmasını ve artık acı çekmemesini ister.
Tıbbi etik kurallar, hastanın yazılı onayı olmadan yaşam destek ünitesinin kapatılmasına izin vermez. Mesleki etik, hekimi bu müdahaleden alıkoyar. Ancak ailenin verdiği bilgiler ona inandırıcı gelir. Vicdanı, bu sürecin sonlandırılmasının daha insanca olacağını fısıldar. Bora için artık belirleyici olan sadece yasa ya da meslek ilkeleri değil; merhamet, insan ve hasta hakları gibi evrensel değerlerdir.

Bazı insanlar ahlaken daha da derin bir vicdani noktaya ulaşır. Bora çalıştığı özel hastanede ilaç alımlarında usulsüzlük olduğunu fark eder. Durumu öğrenen çoğu kişi sessiz kalmayı seçer. Kimisi “karışma, başını belaya sokarsın” der. O ise yönetimin tepkisinden, meslektaşlarının dışlamasından ve kariyerinin zarar görmesinden korkmadan harekete geçer. Kurum içi şikâyet mekanizmalarını kullanır, kamuoyunu bilgilendirir. Bu karar ne yasal bir zorunluluktan ne de kişisel kazanç beklentisinden kaynaklanır. İçinden gelen güçlü bir sorumluluk duygusu yön verir ona. Vicdan artık dışarıdan dayatılan bir kontrol değil, içeriden yükselen bir rehber olur. Bora işini kaybeder ama içi rahattır.

Hemen hemen tüm dünyada, insanların ahlaki gelişim sürecinde din önemli rolü oynar. Bora’nın ailesi de dindardır. Küçük yaşta ona çikolata çalmanın günah olduğu öğretilir. Başlangıçta ahlak, Tanrı’nın hoşnut olup olmamasına bağlanır. Bu, davranışı şekillendirir ama henüz içsel sorgulama başlamamıştır. Zamanla birey dini içselleştirirse, ahlaki gelişimle inanç arasında güçlü bir bağ kurabilir. Merhamet, sabır, adalet gibi değerler yalnızca inanç sisteminin değil, insan olmanın da temel taşları haline gelir.
Ancak bir başka gerçek daha vardır. Tarihte sayısız örneği olduğu gibi, dinin adı kullanılarak en büyük vicdansızlıklar da işlenebilir. İnsanlar baskı altına alınabilir, susturulabilir, dışlanabilir, hatta öldürülebilir. Din, sorgulanmadan yaşanırsa vicdanı beslemez, bastırır. Bu da ahlaki düşünceyi saptırabilir, hatta yok edebilir.

Ahlak, gördüğünüz gibi, ödül ve cezayla başlayan, insan bilinçlendikçe vicdani değerlere ulaşan bir yolculuktur.

Peki bizler, gerçekten benimsediğimiz değerlere mi inanıyoruz, yoksa bize ezberletilenleri mi tekrarlıyoruz? Ahlaki kararlarımızı verirken hangi sesi dinliyoruz? Korkularımızı mı, alışkanlıklarımızı mı, yoksa evrensel değerleri savunan vicdanımızı mı?

Bazen gözümüzün önünde bir haksızlık yaşanır. Bazen biri bize güvenerek sessizce yardım ister. Bazen kalabalıklar susarken bir ses olmamız beklenir. O anlarda biz ne yapıyoruz? Sessiz mi kalıyoruz, yoksa iç sesimize mi kulak veriyoruz?

Doç. Dr. Şafak Nakajima