Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam173
Toplam Ziyaret822897
Kariyer ve Ünvanlar

Dr. Besim Şeref’in “Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek” Adlı Yazısının Kısa Bir Analizidir.


Dr. Besim Şeref’in "Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek" adlı yazısı, bir mesleğin yozlaşmış ritüellerinden çok daha fazlasını anlatır; insanın kendini kandırma biçimlerini, unuttuğu değerleri, içindeki çocuğu susturan hırsları ve sonunda bir zurnacının gözlerinde yeniden bulduğu sadelik bilgeliğini.

Metnin ilk bölümleri, tıp eğitimini bir tür bürokratik tiyatro olarak resmeder. Hocalar, asistanlar, akademik unvanlar. Hepsi birer maske gibidir; yüzlerin ardında ise yorgunluk, bıkkınlık, hırs, kıskançlık ve boşluk dolaşır. Tıp fakültesi,  şifa mabedi olmaktan çıkmış, kişisel çıkarların, küçük hesapların ve büyük ünvanların pazaryerine dönüşmüştür. Doktor, hastayı değil; kariyerini, koltuğunu, makamını düşünür.

Bu atmosferde pratisyen doktorluk, “küçük”, “basit”, “aşağı” bir iş olarak görülür. Oysa Dr. Besim Şeref’in anlatısı, tam da bu küçümsenen yerde saklı olan insani büyüklüğü ortaya çıkarır.

Ve sonra sahne değişir.

Meriç kıyısında, baharın kokusuyla dolu bir pazar günü, bir masada mutsuz, donuk bakışlı akademisyenler ile eşleri; diğer masada ise yıpranmış ayakkabılarıyla, yamalı gömleğiyle ama gözleri güneş gibi parlayan bir zurnacı.

Bu karşılaşma, bir hayatın kırılma anıdır.

Zurnacının gözlerinde, ışıldayan çok şey vardır:
Mesleğini sevmek.
Yaptığı işle onur duymak.
Hayattan memnun olmak.
Sadelikteki asaleti görmek.

Zurnacı, “Dünyaya bir kez daha gelsem yine zurnacı olurdum” dediğinde, bu cümle yalnızca bir meslek beyanı değildir; bir varoluş bildirisidir. Çünkü insanın kendi hayatını seçebilmesi, onu sevebilmesi, onunla barışabilmesi, en büyük özgürlüktür.

Dr. Besim Şeref, bu sözde kendi aynasını görür: Bir yanda unvanların, makamların, seçimlerin, kulislerin, yolsuzlukların, iki yüzlülüğün dünyası, diğer yanda ise bir zurnacının yalın, dürüst ve onurlu dünyası.

Ve o an düşünür:

Soyluluk, ünvanda değil; insanın kendi emeğine duyduğu sevgidedir.
Mutluluk, paranın miktarında değil; gözlerin içindeki ışıktadır.
Mesleğin değeri, verilen ünvanda değil; insanın kendi vicdanında saklıdır.

Bu yüzden, Meriç’in kıyısında, baharın ortasında, bir zurnacının duru bakışları eşliğinde, kendi hayatının çürümüş dallarını keser. Unvanlarını, beklentilerini, hırslarını, “kerameti kendinden menkul” önem duygusunu nehre bırakır.

Ve belki de ilk kez gerçekten nefes alır.

Bu metin, pratisyen doktorluğun kıymetini bilmekten çok daha fazlasını anlatır:
İnsanın kendi hayatının kıymetini bilmesini.
Kendine yabancılaşmanın karanlığından çıkmasını.
Sadelikteki asaleti, emekteki onuru, meslekteki insanlığı yeniden keşfetmesini.

Son sahnede Dr. Besim Şeref’in zurnacıyla kucaklaşması, bir insanın kendi hakikatiyle kucaklaşmasıdır, bir mesleğin değil, bir ömrün yeniden doğuşudur.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


Tarihi yazmak, tarihi yapmaktan zordur. Köyümüzün kültür duayeni
Celalettin Ölgün, ‘’Köşektaş Köyünün Kuruluşu’’ adlı ayrıntılı bir dosyayı bize göndererek, sayfamızdaki bir eksikliği gidermiş oldu. 
İlginizi çekeceğinden emin olduğumuz bu dosyada Celalettin Ölgün, edindiği birikimleri belli ölçeklere vurarak, köyümüzün kuruluş öyküsünü anlatıyor, salt bununla kalmıyor, o döneme ait birtakım olumsuzlukları, resmi tarihten farklı bir şekilde ancak gerçek yüzleriyle tanıtıyor. Yapmış olduğu bu ayrıntılı çalışmasından dolayı kendisini kutluyor, sayfamızdaki bir boşluğu doldurduğu için teşekkür ediyoruz! kosektas.net

Köşektaş Köyü’nün kurulduğu yıllar, kesin olmamakla birlikte, Anadolu’daki köylerin birçoğu gibi 1800-1830 yılları kabul  edilmektedir.

1140-1147 Rumi yıllarında (1724-1730) yılları arasındaki Türkmen aşiretlerin dağıtılıp iskan edilmesi fermanı ile yurtlarını bırakmak zorunda kalan aşiret ve oymaklar Anadolu’nun her yanına dağıtılmışlardır.

1- Osmanlı devletinin yeni Fetihlerle yeni yerler alamaması sonucunda Devlet ve Saray gelirlerinin azalması; Osmanlıyı, yeniden ve şiddetli olarak; Yüzyıllardır Mültezimleriyle soydurduğu Anadolu Türkmenleri  üzerine yöneltmiştir. 1140 Rumi, 1724 Miladi yıl fermanıyla tüm Türkmen Oymak ve aşiretleri yurtlarından uzaklaştırılarak parça, parça edilmişlerdi. 

2- Özellikle 1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırıldığında (400 bin dolayında yeniçeri katledilmiştir) Osmanlı Devleti’nde büyük bir asker açığı ortaya çıkmıştır. Bu açığı kapatmak için, her zaman olduğu gibi, Anadolu dağlarında göçebe yaşayan, Türkmen, Yörük, Kürt aşiretlerinden daha çok ve sık asker alması gerekmiştir.

3- Devletin Maliye düzeninin bozulması nedeniyle halka salınan vergileri  göçebe yaşayan, bir gecede Konalga değiştiren aşiretlerden almak da zorlanılmıştır.

4- Toplu olarak yaşayan aşiretler zamanla baş edilemez güç odakları durumuna dönüşmüş, gerek kendi aralarında gerek devletin ordusuyla sürekli çatışmaya girmişlerdir. Çapanoğlu, Kozanoğlu, Celali ve Avşar isyanları vb.).

5- Celali isyanlarının etkisiyle aşiretlerin dağılması ve eski yurtlarını bırakıp daha güvenli yerlere göç etmek zorunda kalmaları.  

Buna benzer nedenlerle Anadolu’da konar göçer aşiretlerin iskan edilmesi, yerleşik düzene geçirilmesi, sürekli kendi aralarında ya da devletin ordusuyla çatışmaya giren aşiretlerin gücünün kırılması, onlardan düzenli vergi ve asker alınması amacıyla, 1724-1731 tarihlerinde iki kez Mahalli iskan fermanı çıkarılma zorunluluğu doğmuştur. Bu iskanda(yerleşik düzene sokulma) oldukça büyük sıkıntılar da yaşanmıştır. Kimi aşiretler gösterilen yeri beğenmemiş, kimi oymak yerleştirildikleri yerlerdeki halkça benimsenmemiştir. Bu ve buna benzer durumlarda aşiret veya oymaklar, eski alışkanlıklarından olsa gerek, başkaldırıya yönelmişler, ancak Osmanlı  güçleri parçalanmış, güçsüzleştirilmiş aşiretleri kolayca alt etmiştir. Halk arasında bu yerleştirme çalışmalarına, aşiretlerin egemenliğini kırması nedeniyle olsa gerek “Zorbozan” denmiştir.

1140 Rumi yılında çıkarılan İskan Fermanı koşullarından biri de oymak, aşiret ve cemaate bağlı ailelerden en fazla üçünün aynı köye yerleşebileceğidir. Bu koşul gereği köylere aynı aşiretten en fazla üç aile yerleşebilmiştir. Anadolu’nun her yanına dağılıp yerleşik düzene sokulan Türkmen ve Yörük (Yörükan) oymak ve aşiretleri yerleştikleri yerlerde, köken olarak bağlı oldukları oymak ve aşiretlerden kopmuşlar ve zamanla da geçmişlerini unutmuşlardır.

Cebelibereket bölgesinde (Adana, Kozan, Kadirli, Maraş  çevresi) aşiretlerin  ayaklanması sonucunda 1866 yılında Müşir Derviş Paşa komutasında “Fırka-ı Islahiye” askeri birliği bu bölgeye gönderilmiştir. Bu birliğin düzeni sağlamasından sonra, Cevdet Paşa; Cebelibereket, Yeni il (Sivas), Bozok yöresindeki aşiretlerin dağıtılması ve uygun yerlere yerleştirilmesiyle görevlendirilmiştir.

Batı bölgelerindeki ayaklanmaları bastırma ve halkı uygun yerlere yerleştirme görevi de Ahmet Rauf Paşa’ya verilmiştir. Bu düzenlemeler sırasında aşiret ve cemaatler Anadolu’nun her yerine –parçalanarak- dağıtılmış ve  istemedikleri veya başkaları tarafından uygun görülen yerlere çadırlarına el konularak yerleşmek zorunda bırakılmışlardır.

Köşektaş Köyü’ndeki aile guruplarından bazıları ya da tamamı bu uygulama gereği  şimdiki yerleri uygun görülerek yerleştirilmiş de olabilir.

Yerleşik düzene geçilmeden önce konar göçer ve yörük yaşantısı süren Anadolu Türkmenleri’nin büyük çoğunluğu Müslüman’dır. Ancak konar göçerliğin gerektirdiği koşullar gereği, konalgalarında ibadet edecek camileri, dini bilgileri ve içtihatları (dinsel uygulamaları) öğretecek din adamları yoktur. Çocuklarını okutacak ne durumları, ne gelenekleri, ne de öngörüşleri vardır. Tarih boyunca yerleşik düzende yaşamayan Türkmenler, İran üzerinden Anadolu’ya göçleri sırasında Şii- Alevi toplumlarla sürekli bağ kurmuşlar, onların etkisiyle Alevilik içtihadını benimsemişlerdir. Yerleşik düzene geçildikten sonra devletin  ve eski yerleşik halkın etkisi ve baskısıyla da Sünni içtihada geçmişlerdir.

Bu konuda halk arasında, o dönemi eleştirme şeklini mizahi bir dille anlatan şöyle bir söylence vardır:

Bir İskan sırasında bazı işgüzar yöneticiler: “Bundan böyle beş vakit namaz kılacaksınız, otuz gün oruç tutacaksınız, malın kırkta birini zekat vereceksiniz.” gibi yeni  kurulan köylere emirler vermişler. Köylüler de kendi aralarında sık, sık tartışıp: “Osmanlı’nın adaleti ancak bu kadar olur. Falan köy 25 hane, biz 10 haneyiz. Onlara da  beş vakit namaz, otuz gün oruç, kırkta bir zekat. Bizim köye de aynısı olur mu? Olmaz  olsun böyle adalet!” diye söylenmiş, yakınmışlar.)

Köşektaş Köyü’ne yerleşen ilk kişinin “Deli İbrahim” olduğunu kabul edip, ondan türeyen “Delioğlanlı” aile gurubunun soy kütüğünü geriye sayacak olur ve her kuşak arasında yirmi yaş  olduğunu kabul edersek karşımıza yine yukarıda saptanılan 1800-1830 yılları çakmaktadır.

Adem Güneş tarafından yapılan bir araştırmada Köşektaş Köyü’nün de kayıtlı olduğu Arabsun (Gülşehir) Tahrir Defteri’nde 1872 yılında köyde 38 evin olduğu ve nüfusun da 900 dolayında olduğu tespit edilmiştir.

Hacı Hakkı Şen(1)’in anlatımına göre, 1900’lü yılların başında Köşektaş Köyü’nün otuz hane kadar olduğu bilinmektedir. Buna dayanarak köyün ilk kuruluşunda on veya on iki hane olduğunu; savaş, talan, kırım, kıtlık ve salgın hastalıklarla ancak yetmiş seksen yıl sonra otuz haneye ulaşabildiğini söyleyebiliriz. 

Bu saptamalardan sonra, Köşektaş Köyü nasıl kuruldu ve kimler kurdu? Sorularına yanıt bulabilmek için ancak yaşlıların anlatımlarına ve varsayımlara başvurabiliriz.

Köşektaş Köyü’nün ilk kuruluşu, herkesin kabulleneceği gibi Ortaçeşme’nin yakın çevresidir. Ortaçeşme’nin hemen doğusunda (üstünde) ve güneydoğusunda Kırımlılar, kuzeydoğusunda ve kuzeyinde Delioğlanlılar, güneyinde ve batısında (altında) Çöllüler ve Köşgerliler yerleşmişlerdir. İlk yerleşen aile gurubundan Karayusuflular da bu çemberin kuzeyinde yer almıştır. (Ancak bir olasılığa göre Karayusuflular ilk yerleşimcilerden olmayabilir. Çünkü ilk yerleşen aileler, köy içindeki pınar-çeşmelerin suladığı harimleri(sulak ve çevrili arazi) kendi  aralarında  paylaştıkları   halde  Karayusufluların harimleri yoktur. Ayrıca bu çemberin içine sulak arazi sahibi olmaları nedeniyle Ahmetliler de dahil edilebilir.

İkinci yerleşim merkezi Körçeşme ve çevresidir. Körçeşme’nin hemen doğusunda Melekliler, Şehirliuşağı, Camlılar ve Çapıllılar, kuzeybatısında ise Hallavlar da denilen Kızılhalilliler yerleşmiştir.

Üçüncü yerleşim yeri ise Ortaçeşme’nin kuzeydoğu ve doğusudur. Buraya ilk yerleşenler  Handilli ve Mehmet Kea’lı  aile guruplarıdır.

(Camlı ve Capıllı aile guruplarının  köye yakın harımlerinin konumuna bakılırsa Hallavlı, Melekli aile guruplarıyla birlikte gelip yerleşmiş olduklarını ve Şehirliuşağı, Kelemenli ve diğer aile guruplarının daha sonra gelip uygun yerlere yerleştiklerini söyleyebiliriz.)

Kırımlı ve Karayusufluların bir kısmı sonraki yıllarda nüfus artışının da etkisiyle ilk yerleşim yerleri olan ortaçeşme çevresinden ayrılarak Göllüpınar çevresine yerleşmişlerdir.

Bu yerleşimlerle ilgili olarak halk arasında anlatılan birkaç kuruluş öyküsünü de dikkate almamız gerekmektedir. Bu anlatımların en bilineni Delioğlan’ın hikayesidir.

Kızılağıl köyünden geçimsizliği nedeniyle kovulan, göçe zorlanılan, Delioğlanlılar’ ın atası Deli İbrahim, karısı ve tek öküzüyle, o zamanlar sulak, yeşillikli bir yer olan Ortaçeşme’nin  doğusuna kendi ve ailesinin sığınabileceği  küçük bir pea (2) yaparak yerleşmiştir. Hacı Hakkı’nın; “Benim çocukluğunda Köşektaş’ta  bu kadar ev yoktu. Bizim evin hemen kıblesinden yukarı mahallenin olduğu yerlere kadar kim bilir kimden kalma mezarlıktı, çoğu evlerini bu mezarların üstüne hem de  taşlarını sökerek  yaptılar”(3) diye anlatımına göre köyün kurulduğu yer de eski bir yerleşim yeridir. Deli İbrahim belki de evini bu temel üzerine yapmıştır, diyebiliriz. Anlatılanlara göre Deli İbrahim gözü kara birisiymiş. O günlerde daha önce yerleşik düzene geçen ve çevrenin en verimli, sulak arazilerini kapmaya çalışan Baraklılara karşı Uçkuyu mevkiindeki yerleri sürmeye bir gün kara öküzüyle gider, ertesi gün de burada birden çok insan   yerleşmiş desinler diye, kara öküzün üstüne beyaz gömleğini sararak ala öküz yaparmış. Bunu bir süre devam ettiren Deli İbrahim çevresinden (belki de yalnızlıktan) korktuğundan olacak, Kalaycık Köyü’ne giderek hem  Kalaycık köyünün  hem çevredeki  tüm köylerin ser muhtarı” olan Çopuroğlu Memiş Ağa’dan  yardım ister. Ser muhtar hem o çevrenin sözü en çok dinlenilen kişisi hem de aynı zamanda çevreye gelen, aşiretlerden bölünmüş,  kendilerine yerleşecek yurt arayan parakendeleri (parça, kırıntı) iskan etmekle, onların vergi kayıtlarını, askere gönderme işleriyle de görevli kişidir ki büyük bir olasılıkla Herikli’dir ve bu sekiz köy onun egemenlik alanıdır. Çevredeki  Kızılağıl, Kayaaltı, Cağsak, Karayaylak, Abdi, Gerce ve Kalaycık köylerine Herikli köyleri denmesine, köken gösterilmesine neden de bu köylerin kuruluşuna izin veren, organize eden kişi olmasından kaynaklanmış olabilir. Deli İbrahim ser muhtarın da yardımıyla  Kırımlı, Karayusuflu (Ahmetli), Çöllü aile guruplarının ataları olan genç aileleri alıp kendi evinin yakınlarına evler yaptırarak yerleştirir. Daha sonraki yıllarda yine Kalaycık köyünden  Köydağıtan, Mehmet Kea’lı, Kelemenli, Şehirliuşağı Kel Ali’li aile gurupları gelip yerleşmişlerdir. Melekli ve Kızılhalilli, dört beş evden oluşan bu yerleşim yerine sonradan, kendilerine yurt(4) arayan ve bir iki günlüğüne konaklayan  Kızılhalilli , Melekli, Şehirliuşağı, Handilli, Camlı ve diğer aile gurupları (belki  öncekilerin zorlaması, belki de kendi istekleriyle) yerleşmişlerdir.

Kuruluşun tamamlanmasından sonraki yıllarda Köşektaş’ta tüm Anadolu köyleri gibi sürekli olarak Osmanlı’nın savaşlarda kullandığı ve pek çoğunun geri dönemediği asker deposu ve masraflarını karşılamak için mültezimleri aracılığıyla öşür, ağnam adı altında vergi toplama ve soygun yeri olarak varlığını sürdürebilmiştir. Köy Osmanlı’nın resmi vergicilerinin yanında çevredeki güçlü ağalar, beylerce de zaman zaman talana uğramıştır. (Hasanlar Köyü’ndeki Osman Bölükbaşı’nın dedeleri gibi, Topaklı’daki  Hacı Avşar gibi derebeylerce sık sık ürünleri, hayvanları talan edilmiş. Avanos ve Kırşehir’deki  yöneticilerin bu  kişileri koruyup kollamaları nedenleriyle hiç kimse haklarını koruyamamıştır. Öyle yıllar olmuş ki, tarlaları sürüp ekecek, ne tohum, ne öküz ne de eli iş tutan insan kalmış, bunun sonucunda kıtlık, salgın hastalıklar nüfusu sürekli azaltmış.) Anlatılanlara göre Balkan, Birinci Dünya ve Kurtuluş savaşlarında Köşektaş köyünden otuza yakın genç şehit olmuş ya da kaybolup gitmiş, bir çok ocak bu nedenle sönüp, batmıştır.   

(1) Hacı Hakkı Şen (ölümü:1982)  Bir sohbetinde, “Benim çocukluğumda Köşektaş otuz hane kadardı.” diyerek köy hane sayısını ifade etmiştir.

         (2) Pea: Bekçi kulübesi, alçak damlı temelsiz yapı.

         (3) Bu bilgi Ercihan Tandoğan’dan alınmıştır.

         (4) Yurt: Sürekli  yaşanılan yer, arazi, köy yeri.

1880-1890 yılları arsında, Kayseri Tuzhisar köyünden  Kırkoğlu aile gurubunun ataları Kör Fakı (Mustafa) gelip evlenerek köye yerleşmiştir. Bundan başka kocası seferberlikte (1914-1918) kalan Kızılağıl köyünden Topal Zeynep oğlu İbrahim (Ölgün)’i, Doyduk köyünden Fati de oğlu Hasan(Polat)’ı Kocası öldürüldüğünden Köşektaş’taki baba ocaklarına getirerek köye yerleşmişlerdir. (Hüseyin Serçe (Erdem)-(Üstük) de Köşektaş’tan evlenerek yerleşmiştir.)

Türkiye’nin her köyü gibi Köşektaş Köyü’nün huzurlu yaşama kavuşması ancak cumhuriyetin ilanından sonra olmuştur. Doğal olarak cumhuriyetin ilk yıllarında da önceki yılların sıkıntıları sürmüş, 1928-1936 yıllarında kuraklıktan dolayı yoğun bir kıtlık yaşanmıştır. Bu yıllarda, köy halkının eli iş tutan erkeklerinin bir çoğu iş bulmak, çalışıp köyde kalanlarını geçindirebilmek için, başta demiryolu yapımlarının sürdüğü Balıkesir, Kütahya, Afyon, Eskişehir,  Malatya, Elazığ, Maden’e, çiftçi, çoban olmak için Konya, Manisa, Aydın taraflarına  bir umutla dağılmışlar ve oralarda bulundukları günlerin çoğunda da işsiz, aç ve perişan  olup binbir çile, sıkıntı içinde yürüyerek geri dönebilmişlerdir. Hamza Topuz, Ömer İlbaz gibi dönemeyip arkadaşlarının kucağında, köyünde bıraktıkları yavuklusunu, yeni evlendiği karısını, sevmeye doyamadığı çocuklarının adlarını anarak, sefalet içinde hanlarda, öküz yemliklerinde ya da ahır sekilerinde ölenler de vardır.

Gurbete çıkanların arasında, 1940’lı yıllarda öğretmen yapmak amacıyla ilkokul dördüncü sınıflardan toplanıp köy enstitülerine götürülen zeki çocukların arasında Kazım Yalım, Fethi Çelebi, Yeter Tandoğan, Aliye Seyfi, Rüstem Şen de vardır. Yeter ve Aliye aynı yıl ailelerince okuldan alınmış diğerleri öğretmen olarak çalıştıkları uzun yıllar boyunca aydın düşünceli öğrenciler yetiştirmişlerdir. Yine bu yıllarda askerliğini çavuş olarak yapan, okuryazar gençlerin alındığı köy eğitmeni yetiştirme kurslarından geçerek eğitmen olan Yahya Doğan’ın Köşektaş’ta hep birinci ve ikinci sınıfları okutarak 1977 değin çalıştığı 38 yılda, Köşektaş halkına eğitim alanında ölçüsüz katkısı olmuştur. Bu gelişmelerde köyde öğretmen olarak çalışan Kırşehir (Özbağ Kasabası)’li Musa Kazım Dündar, Avanos, Genezin (Özkonak Kasabası)’li İdris Vural (yaprakçı), Yozgat, Bahadın Kasabası’lı Burhan Baytek, Kızılağıl Köyü’nden Bahri Sefa, Ankara (Polatlı)’lı Ata Yargıç öğretmenlerin de payları unutulmamalıdır. Ayrıca 1960 yılında açılan ilk sağlık evi ve buraya atanan Ebe Gülümser’in de köyün sosyalleşmesinde  katkısı olmuştur.

1960’li yıllara kadar köy halkı kendi yağıyla kavrulmuş,  kendi kendine yetmeye çalışmıştır. Bu tarihe dek çiftçiliklerde  yanaşmalık yaptığı yerlerde kalıp yaşlandıklarında dönen Mehmet Özbek (Cüppürtü) ile Osman Tandoğan’dan ve   İbrahim Akçay (Şerif’in Delioğlan),  Salih Vural,  Mustafa Yıldız, Mahmut Dündar, Remzi Akdemir, Yusuf Şahman, Sabri Vural gibi  demiryollarında  iş bulup köyden ayrılanların dışında  ayrılan olmamıştır.

Köşektaş’tan dışarıya asıl göç 1960 yılından sonra başlar. Birinci  göç: Almanya, Hollanda, Avusturya, Belçika gibi  ülkelere çalışmak amacıyla yapılan işçi göçüdür. İkincisi göç ise okuyup, çoğunlukla  memur -daha çok da öğretmenlik tercih edilmiştir- olan ve yurt dışına gidemeyen gençlerin büyük kentlere yerleşmesidir. Bugün köy dışına yerleşmiş Köşektaş Köyü kökenlilerin sayısı köyde yaşayanların sayısından kat kat  fazladır.

1954 yılına kadar Avanos ilçesi Kırşehir iline bağlıyken Kırşehir halkının o yıllarda iktidarda olan Demokrat Parti’ye oy vermemesi nedeniyle -halka ceza vermek amacıyla- il ilçeye dönüştürülmüş, ilçe olan Nevşehir il yapılmış, Avanos da buraya bağlanmıştır. Böylece yönetsel işler Nevşehir’den yaptırılmaya başlanmıştır. Ancak Köşektaş, Ankara-Kayseri yoluna yakınlığı ve Nevşehir’in sapa kalması dolayıyla tüm gereksinmelerini Kırşehir ve Kayseri’den karşılar. Bu gün bile Nevşehir’e sadece resmi dairelere işi düşenler  gidip gelmektedir.

Ayrıca 1959 yılına değin Avanos ilçesine bağlıyken; yolunun uzak ve sapa olması, insanlarının köylüleri horlaması, Hacıbektaş’a gidip gelmenin kolaylığı, insanlarını güvenilir olması ve cana yakınlığı gibi nedenlerle Hacıbektaş ilçesine bağlanma konusunda halk oylaması yapılmış ve bu oylamada Avanos’u isteyen iki oya kaşın diğer tüm oylar Hacıbektaş için çıkmıştır.  Bu tarihten beri Köşektaş Köyü, Hacıbektaş ilçesine bağlıdır ve Hacıbektaş ile ilişkiler gün geçtikçe artmaktadır.

1960 yılı ekim ayında yapılan genel nüfus sayımında Köşektaş’ın nüfusu 1063 olarak belirlenmiştir.

HALKIN KÖKENİ

Tüm Köşektaşlılar kendilerini Herikli aşiretine mensup olarak benimsese de  köy halkını oluşturan  aile  guruplarının (sülale) hepsinin kökenleri  Herikli değildir. Heriklilik bir üst kimliktir diyebiliriz. İlk yerleşen kurucu sülalelerden ya da köyün kuruluşuna izin veren aynı zamanda çevredeki iskanı düzenlemekle görevli Kalaycık ve çevre köyleri ser muhtarının Herikli olmasından dolayı "Heriklilerin Köyü” diye anılmıştır. Sonradan gelen aile guruplarının kökenlerini unutmaları ya da öncekilere uymaları sonucunda   Heriklilik  ortak bir köken olarak benimsenmiştir. Ancak, Herikli cemaatinin mensubu olduğu “Boynuinceli” aşireti ve “Danişmentli” oymağı incelendiğinde, Kızılhalilli, Kelemenli, Mehmet Kea’lı Kırımlı, Deliler  vb. cemaatler  Herikli ile akrabadır.  Bu akrabalık  Köşektaş Köyü’ne yerleşmede ve aynı sülaleden geldiğine inanmada etkili olmuştur.

Köşektaş Köyü halkının tamamı Türkmen(*)’dir ve köy halkını oluşturan büyük aile gurupları şunlardır:

         1-    DELİOĞLANLI (DELİMEMMETLİ),

         2-    KIRIMLI,

         3-    HANDİLLİ,

         4-    KARAYUSUFLU,

         5-    KÖŞKERLİ,

         6-    ŞEHİRLİUŞAĞI,

         7-    KELEMENLİ, 

         8-    KIZILHALİLİLİ,

         9-    ÇÖLLÜ,

        10-    CAPILLI,

        11-    KELALİLİ,

        12-    MEHMET KEALI,

        13-    MELEKLİ,

        14-    KIRKOĞLU,

        15-    CAMLI (VANOĞLU)

        16-    KÖYDAĞITAN,

        17-    KOKARA,

        18-    UZUNLU.

(*) Türkmen, Türk kökenli demektir. Diğer bir sözcük karşılığı da Oğuz’dur. Tarihte  Oğuzlar(Türkmenler), Bozoklar ve Üçoklar diye iki  kola ayrılır. Daha sonra Bozoklar; Dağhan, Denizhan,Gökhan, Üçoklar da; Günhan, Ayhan, Yıldızhan olmak üzere üç kola ayrılırlar. Her kol dörder boya ayrılır ki Oğuzların hepsi 24 boydur. Avşar, Çepni, Beydili, Bayat, Peçenek, Çuvandır(çandır), Bayındır v.b. Her boy oymaklara, oymaklar aşiretlere, aşiretler de cemaatlere ayrılır. Kızılhalilli aşiret olmasına karşın , Herikli   cemaattir .  (Cemaat,  birlikte oturan, bir yerde toplu olarak yaşayan anlamındadır.)

Ayrıca köy halkını oluşturan oymak ve aşiretleri şöyle açıklayabiliriz:

DANİŞMENTLİ AŞİRETİ

Danişmentli aşireti ile ilgili  bilgiler sınırlıdır. Bu aşirete bağlı cemaatlerin Anadolu’ya dağılış  yerleri dışında  fazla bir bilgiye ulaşılamamıştır.Ancak,  Malazgirt(1071)  savaşından sonra  Anadolu’ya yerleşen Danişmentoğulları, 11 ve 12. yüzyılda  Tokat-Niksar merkezli  Danişment Beyliği’ni kurmuşlar; Tokat, Amasya, Sivas, Kayseri, Kapadokya, Niğde çevresini de egemenlikleri altına alarak, o zamanlar yoğun Hıristiyan nüfusun yaşadığı bu bölgelere kendi aşiretlerinden insanları yerleştirmişlerdir. “Türkmenler-(Oğuzlar(*)) adlı yapıtta Danişmentoğulları ile ilgili kısa  bilgiler verilmiştir.  XVI–XVII yüzyıl Osmanlı müelliflerinden Ali Bey’in, “Mırkat-ul Cihad ve Fusul-i Hal” ve Cenabi Bey’in, “El-Aylem Uz Akd” adlı yapıtlarında Danişmentliler’in  Türkmen oldukları ve Beğdili boyuna mensup olduklarını belirtilmiştir.

Eski bir Selçukname’ye dayanılarak verilen bilgilere göre, Malazgirt savaşı sonunda, Alpaslan’ın,  Erzurum bölgesini Saltuk Bey’e, Mardin, Harput bölgesini Artuk Bey’e, Tokat, Amasya, Sivas, Kayseri, Kırşehir, Bozok (Yozgat) ve Kapadokya bölgesini  Danişment Gazi’ye,  Erzincan, Kemah, Şebinkarahisar bölgesini Mengücek Gazi’ye, Maraş, Sarız, bölgesini Emir Çuvaldır  Gazi’ye ikta ettiği (verdiği) belirtilmektedir.

Adı geçen Selçukname’de Anadolu’ya, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucuları  Kutalmışoğulları gibi Danişment Gazi’nin de sürgün edildiğinden bahsedilmektedir. Rivayete göre Selçuklu hükümdarı Melikşah, hemşirezadesi Danişmentli Melik Ahmet Gazi’yi Kayseri, Kapadokya, Sivas ve havalisinin fethedilmesi ile görevlendirilmişti. Danişment Gazi  haçlıların eline geçen bu yerleri ikici kez fethetmiştir. 


 

(*)Türkmenler (Oğuzlar)(Boy teşkilatı, Tarihleri, Destanları) Prof.Dr.Faruk SÜMER, Ana Yayınları, İstanbul 1980.

Aynı yıllarda bu bölgede yaşayan Ermeni tarihçi Mihael, “1085 yılında Tanusman adlı bir Türkmen emiri Kapadokya’yı istila etti . Sivas, Kayseri ve Şimal (Kuzey) beldeler üzerinde hüküm sürdü ve böylece  Danişment hanedanı başladı.” diye not düşmüştür.

Aynı dönem üzerinde araştırmalar yapan Ermeni tarihçilerden Camcıyan’ın  “Dokuments Armeniens” adlı yapıtında, Malazgirt savaşı sonrası Anadolu içlerini fetheden Danişmentlilerin  yerli Rumların baskı ve direnişi sonucu yeniden İran’a döndüklerini, ancak Selçuklu sultanının tazyikiyle (zorlamasıyla) yeniden Anadolu’ya gönderildiği  belirtilmektedir. 

Selçuklu dönemi  Niğde kadısı Ahmet Bey’in anlatımı ile “Kapadokya hakimi (eğemeni) bulunan  Danişmentli Hasan Bey, Ereğli’de Kılıçarslan Bey’le birlikte haçlılara karşı savaştı, askerlerinden birçok şehit vererek çekildi. Çekildiği bu dağa Hasan Dağı adı verildi.” denmektedir.

Danişmentli Aşireti(Oymağı) zamanla büyüyüp Boynuinceli, Karacakürtlü, Herikli, Mocanlı, Sermayeli, Bedikli, Bıçaklı, Cihanşahlı, Civanşirli, Çaykışlalı, Köleğirli, Gözdengöreli, Güzelbeğli, Kabakçılı, Karagözlü, Karainbeğli, Karalı, Kaşıkçılı, Keçeli, Kelemenli, Kestanlı, Kitişli, Kırımlı, Konurlu, Köleli, Küçükselmanlı, Ocaklı, Sadıklı (Sıdıklı), Savcılı Soluzlu, Süslü, Tatalı, Dumanlı (Tumanlı) gibi cemaatlere ayrılmıştır. Bu cemaatler Anadolu’nun her yanında bulunmaktadır.

Herikli Cemaati, uzun yıllar Kapadokya çevresine egemen olan Danişmentli’lerin Kızılırmak çevresini kışlak olarak  yurt tutan torunlarıdır denilebilir.

BOYNUİNCELİ  OYMAĞI

Boynuinceli oymağı, Herikli, Karacakürt, Deller(Deliler), Sıdıklı(Sadıklı), Savcılı, Karacalı, Kelemenli, Kurutlu (Kurtlu), Kızılhalilli cemaatlerinden oluşur.

Bu oymak için “Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatler(*)” adlı yapıtta, “Rumi 1140 Mahalli İskan Fermanı’yla Aksaray Sancağı, Sivas, Kırşehri, Konya, Karaman, Bozkır Kazası(Beğşehri Sancağı), Hacıbektaş Kazası (Kırşehri Sancağı), Koçhisar Kazası (Aksaray Sancağı), Adana, Maraş , Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Develi, Ilgaz Kazası (Kengiri-Çankırı) Sancağı, Niğde, Danişmendlü (Danişmendlü-i Sağir) Kazası (Niğde Sancağı)’na yerleştirilmiş olup, konar göçer Türkman Yörükani taifesindendir.” denmektedir.

HERİKLİ CEMAATİ

Cevdet TÜRKAY’ ın hazırladığı ve geniş bir araştırmaya dayanan “Başbakanlık  Arşivi ve Belgelerine göre OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA OYMAK, AŞİRET ve CEMAATLER(*)”  adlı yapıtın 417. sayfasında,  Herikli, Herekli, Herekeli, Herecli Cemaati başlığı altında yer alan bilgilere göre Herikli Cemaati’nin; Kırşehri, Karaman, Konya, Aksaray, Kayseri, Malatya,  Kütahya, Bozok(Yozgat), Aydın, Halep, Adana, Sivas, Hacıbektaş Kazası(Kırşehri Sancağı), Arabsun (Gülşehir), Afyon, Tokat, Nevşehir, İzmir ve Van’a  yerleştirildikleri, ayrıca hepsinin de Danişmentli aşiretine mensup Türkmen taifesinden oldukları belirtilmektedir. Araştırmamız sonucunda Danişmentli aşiretinin, Boynuinceli oymağına, Boynuinceli oymağının da Oğuz kollarından Bozoklar’ın Yıldızhan (Beğdili boyu) koluna bağlı olduğu sonucuna ulaşılmıştır.


 

(*)Osmanlı İmparatorluğunda Oymak,  Aşiret ve Cemaatler, TÜRKAY Cevdet, Tercüman Yayınları, 1979, İstanbul 18.

1717 – 1730 yılları arası sadrazamlık yapmış Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, doğduğu ve o zamanlar Hıristiyan Karamani Türklerinin yaşadığı “Muşkara” adlı köyünü şehir yapmak için çevredeki 32 Türkmen oymak, aşiret ve cemaatine ferman çıkarmış; her oymak, aşiret ve cemaatten ellişer aile getirterek yerleştirmiştir. İnsan ve ev sayısını artırarak köyünü  şehir yapmış ve yenişehir anlamına gelen NEVŞEHİR’i kurmuştur. (Bu yerleştirme 1724 yılında çıkarılan iskan fermanının bir sonucudur.) Nevşehir’in kuruluşunda yer alan 32 aşiret ya da cemaatten biri de Herikli’dir. (Nevşehir kent merkezinde bu gün 20 Temmuz Mahallesi olarak bilinen yer Nevşehir’in il olduğu 20 temmuz 1954 yılına değin Herikli mahallesi olarak anılırdı. Bu tarihten sonra adı değiştirilmiş ancak bu değiştirmeye karşın  halk arasında eski adıyla anılmaya devam edilmiştir. Bunlardan şu anlaşılmaktadır ki, Herikli Cemaati, Nevşehir çevresinde 1700’lü yıllardan beri yaşamaktadır.)

Adı geçen yapıtın 63. sayfasında (arşiv kayıtlarından alınmış şekliyle), “Danişmentli  Türkmen taifesinden Boynuinceli oymağının yaylakları Develi ve Erciyes Dağı civarı, kışlakları Aksaray, Hacıbektaş kazası, Kırşehir sancakları idi. Boynuınceliler oymağı,  kendi hallerinde kar-ü kısb(*) ile meşgul ve ekserisi okur yazar, haccül haremeyn ve zikudret kimesnelerdi. Binaen Nevşehir’e yerleştirilmişlerdi. Boynuinceliler’den Nevşehir’e sakin olanlar (yerleştirilen), Karacakürt ve Herikli ve Savcılı ve Sadıklı ve Nefsiboynuinceli oymakları ve bunlardan maade on adet oymak ve onsekiz cemaat vardır.” denilmektedir. 

Adıyaman il yıllığında gösterilen bir başka araştırmaya göre 1650 –1700 yılları arasında “Hörekli (Herikli)” aşiretinin çevredeki Arap ve Türkmen aşiretleriyle sürekli kavgalı olduğu, çevrenin güvenliği için 1140 rumi yılda çıkarılan mahalli iskan fermanı ile göç ettirildiği belirtilmektedir.

Bir söylentiye göre Kocaeli iline bağlı Hereke ilçesinin ilk kurucuları da adından da anlaşılabileceği gibi  Herikli cemaatine mensuptur.

(*) Kar-ı kisb:  Kar etmek, kazanç 19.

Prof. Dr. Faruk SÜMER’in  geniş bir araştırma ve çalışmaya dayanan “OĞUZLAR” adlı yapıtı incelendiğinde Herikli, adı geçmemekte ancak çevredeki köylerden söz edilmektedir. Araştırmada, Şambayatlı Türkmenleri’nin, önceleri kışlak olarak kullandıkları yerlere ilk iskan fermanı sırasında yerleştirildiklerini, Barak ve Kışla köylerini kurdukları belirtilmektedir. Aynı yapıtta; “Bu bölgede yaşayan, Beğdilli oymağının çok kalabalıklaşması sonucunda Kanuni devrinde üç obaya ayrıldığı  ve obalardan birinin 75 vergi nüfuslu  Deve-taşı denilen bir bölgeye yerleştirildiği, 3. Murat döneminde de Beğdillilerin çok kalabalıklaşması sonucunda dağıtılarak başka yerlerde iskan ettirildiği” belirtilmektedir.

Deve-taşı, Köşektaş kayası olabilir. Avurtluk (Av yurtluğu), Sekitarla, Örentarla mevkilerinde çıkan ev temelleri, mezarlar Köşektaş’ın kuruluşundan öncede burada bir islam  halkın yaşadığını kanıtlamaktadır.  

Aynı yapıtta verilen bilgilere göre “Celali isyanları, Anadolu’da onarılması güç  derin yaralar açmıştı. Yağma, katliam, yıkım, kaçırma olayları ve onun sonucunda doğan açlıktan çok insan ölmüştür. Bu olay, bazı sınır bölgeleri dışında  kalan yerlerde sarsıcı etki yapmakla birlikte en fazla da Sivas’tan Afyon’a kadar geniş bir Orta Anadolu bölgesinde ve Çukurova’da etkisini göstermiştir.

Celali hareketleri, Ulu-Yörük (Sivas, Tokat ve Amasya Bölgesi), Boz-Ok oymakları, Ankara Yörükleri, Konya bölgesinde yaşayan Atçeken Avşarları gibi Orta Anadolu’da yaşayan Türkmenlerin dağılmasına neden olmuştur. Aynı yıllarda devlet tarafından Türkmen Oymakları’nın yerleştirilme işine girişilmiş, Boz-Ulus, Danişmendli, Boynuinceli, Boynuyoğunlu, Tabanlı, Karacakürt, Kurutlu, Şerefli, Köpekli Avşarı ve diğer bazı Aşiret ve cemaatler Kırşehir çevresinde  yurt tuttukları gibi, bu ele mensup diğer pek çok oymak ve aşiret Boğazlıyan ve Nevşehir çevrelerine  yerleşmişlerdir.” diye söz edilmektedir.

Kızılağıl Köyünden Deli İsmail oğlu Mehmet Ali, Ali oğlu İsmail Çavuş, Mehmet oğlu Hasan Çavuş,  Halil oğlu  Mehmet Şimşek, Kayaltı köyünden  Hacı Mehmet  Cesim’den rivayet olunan ve Kızılağıl köyünden  Musa Sofuoğlu’nun derlediği bilgilere göre, “Herikli  Aşireti, Urfa-Harran  bölgesinden 1590-1600 yıllarında Gülşehir ilçesi  Salanda (Gümüşkent), Karaburna  çevresindeki mağaralara yerleşmişlerdi. Bunu takiben Salanda’da yurt tutan “Haremeyn” aşireti  beyleri, mağaralara yerleşen göçü görüp, topluluğu kondukları yerlerden çıkıp çevreyi terk etmeleri konusunda uyarmış, birkaç gün izin istemeleri  bile hoş görülmemiştir. Devamında iki  aşiret  birbirine girmiş, Haremeyn aşireti sayı ve silahça üstün olmasına  karşın, kazanan taraf Herikliler  olmuştur. Haremeyn aşireti de Çiçekdağı’na kadar kovalanmıştır. Böylece Herikliler zaferle aldıkları ve kışlak olarak  kullandıkları  ve “Irmakbucağı” adını verdikleri bu Kızılırmak çevresini  mağara ve otlak durumuna göre sekiz parçaya bölerek (Karaburna, Karaburç, Kazıklı, Kırıklı, Hacılar, Yüksekli, Karahüyük, Sığırlı) yerleşmişlerdir. Zamanla da yaylak olarak kullandıkları  Kalaycık, Çağşak, Karayaylak, Gerce  çevresinde de yerleşik hayata geçmişlerdir.” 

1800 yıllarda Kızılırmak’ı kendi egemenlik alanlarına sınır kabul eden o yılları güçlü derebeyleri olan Konya merkezli Karamanoğulları ile  Bozok (Yozgat)  merkezli Çapanoğulları arasında Herikli obalarının vergileri her iki tarafça da paylaşılamayan bir konu olmuş, zaman zaman obalar talan edilmiş, mallarına el konulmuş insanları kırıma uğramıştır. Bir olasılığa göre;  derebeylerin sınırı olan Kızılırmak çevresinden daha iç ve güvenli bir yer olan ve yaylak olarak kullanılan Kalaycık merkezli yerlere bölünmüş olabilirler.




0 Yorum - Yorum Yaz
Öğretmenin Görevi


İnsan aklının iyiye yönelmesi bilgiyle; insanın çevresinde olup bitenlerin kaynaklarını özdevinir bir akıl dürtüsüyle sorgulaması ise bilinçle olanaklıdır!

Musa Kâzım Yalım

Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyası.

Eğitim ve öğretimin çağdaş niteliği, “aklın inançtan; bilimin dinden bağımsızlaşması” ilkesine dayanır. Bu, aklı inanç alanından, bilimi ise dinî referanslardan ayrı bir zeminde ele almayı gerektirir.

Eğitimi inanca bağımlı, metafizik bir dünya görüşünün güdümünde değerlendirmek; aklın özgürlüğünü sınırlamak, yaratıcılığını daraltmak ve düşünsel üretkenliğine ket vurmaktır.

Aklın ve bilimin inançtan bağımsızlığını sağlayan bilimsel dünya görüşüne nasıl ulaşıldığı, tarihsel süreç içinde iyi anlaşılmalıdır. Zira çağdaş dünya, bilimsel düşüncenin ürünü olarak şekillenmiştir.

Bugün, bırakınız bilim üretmeyi, bilimin ne olduğunu dahi bilmeyen; bilimi dışlayan, kör inanç ve hurafenin etkisine terk edilmiş bir toplumsal manzarayla karşı karşıyayız. Atatürkçülüğün ve Cumhuriyetin temel ilkelerini zayıflatmaya yönelik politik girişimler dikkat çekmektedir.

1930’daki Kubilay olayını; Kahramanmaraş, Çorum, Malatya ve Sivas’ta yaşanan olaylar izlemiştir. Bu bağnaz atmosfer içinde bilim ve güzel sanatları temel alan eğitim-öğretim anlayışı ters yüz edilmiş; bilimsel üretime yönelik kayda değer bir etkinlik ortaya konulamamıştır. Okullar, deneysel bilim uygulamalarından uzak, ezbere dayalı bir sistem içinde bocalamaktadır.

1950–1980 yılları arasında laiklik karşıtı girişimlerle laiklik ilkesine indirilen darbeler, bu ilkenin özünü zedelemiş; laiklik giderek işlevsiz bir hâle getirilmiştir.

Türkiye’de demokrasi ve laiklik üzerine bilimsel doğrultuda görüş bildiren pek çok düşün insanının yaşamı, çeşitli saldırılarla son bulmuştur.

Bu koşullar altında bilimsel ve sanatsal eğitim-öğretim, metafiziğe dayalı “dinsel dünya görüşünün” etkisi altına alınmıştır. Böylece Atatürk’ün yaşama geçirdiği “bilimsel dünya görüşü” giderek uygulanamaz hâle gelmiştir. Halkın bilgilenmesini engellemek için “obskürantizm” (bilmesinlercilik, karanlıkçılık), toplumsal uyanışı ve gelişmeyi durdurmak için ise “obstrüksiyon” (engelleme, ön kesme eylemi), gibi yöntemler devreye sokulmuştur. Bu tür yöntemler, tarihte Fransa’da Louis’ler döneminde de uygulanmıştır.

Ülkemizde 1950’den bu yana halkın ufku sürekli kapalı tutulmuş; yaşamını kadere bağlayan Ortaçağ anlayışına yakın bir toplumsal yapı oluşturulmuştur. Bu nedenle, uluslararası ölçekte ses getirecek patentlere imza atan bilim insanları yetiştirilememiştir.

Bugün öğretmen, böyle bir toplumun içinde görev yapmaktadır. Öğretmenin temel sorumluluğu, toplumun kaderini deneysel bilim ve güzel sanatlar doğrultusunda dönüştürmektir. Çağdaş öğretmenin birinci görevi, içinde yaşadığı toplumu çağdaşlaştırmaktır. Bu nedenle öğretmenin “bilimsel dünya görüşüne” sahip çıkması, üstlendiği görevin doğal bir gereğidir.

Öğretmen, toplumun aynasıdır. Bismarck’ın esir aldığı bir generalin “Neden sürekli sizin ordularınız bizi yeniyor?” sorusuna verdiği yanıt bunu açıkça gösterir: “Bu soruyu bana değil, Alman öğretmenlerine sorunuz.”

Büyük Atatürk ise eğitimin ve öğretmenin önemini şu sözlerle vurgular:
“En önemli nokta eğitim işidir. Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum hâlinde yaşatır; ya da tutsaklığa ve yoksulluğa sürükler.”

 Musa Kâzım Yalım,

"Öğretmen Görevin Yapmış İse" adlı uzun çalışmanın kısa bir özetdir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası