Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam79
Toplam Ziyaret823096
Kariyer ve Ünvanlar

Dr. Besim Şeref’in “Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek” Adlı Yazısının Kısa Bir Analizidir.


Dr. Besim Şeref’in "Yaşamın ve Pratisyen Doktorluğun Kıymetini Bilmek" adlı yazısı, bir mesleğin yozlaşmış ritüellerinden çok daha fazlasını anlatır; insanın kendini kandırma biçimlerini, unuttuğu değerleri, içindeki çocuğu susturan hırsları ve sonunda bir zurnacının gözlerinde yeniden bulduğu sadelik bilgeliğini.

Metnin ilk bölümleri, tıp eğitimini bir tür bürokratik tiyatro olarak resmeder. Hocalar, asistanlar, akademik unvanlar. Hepsi birer maske gibidir; yüzlerin ardında ise yorgunluk, bıkkınlık, hırs, kıskançlık ve boşluk dolaşır. Tıp fakültesi,  şifa mabedi olmaktan çıkmış, kişisel çıkarların, küçük hesapların ve büyük ünvanların pazaryerine dönüşmüştür. Doktor, hastayı değil; kariyerini, koltuğunu, makamını düşünür.

Bu atmosferde pratisyen doktorluk, “küçük”, “basit”, “aşağı” bir iş olarak görülür. Oysa Dr. Besim Şeref’in anlatısı, tam da bu küçümsenen yerde saklı olan insani büyüklüğü ortaya çıkarır.

Ve sonra sahne değişir.

Meriç kıyısında, baharın kokusuyla dolu bir pazar günü, bir masada mutsuz, donuk bakışlı akademisyenler ile eşleri; diğer masada ise yıpranmış ayakkabılarıyla, yamalı gömleğiyle ama gözleri güneş gibi parlayan bir zurnacı.

Bu karşılaşma, bir hayatın kırılma anıdır.

Zurnacının gözlerinde, ışıldayan çok şey vardır:
Mesleğini sevmek.
Yaptığı işle onur duymak.
Hayattan memnun olmak.
Sadelikteki asaleti görmek.

Zurnacı, “Dünyaya bir kez daha gelsem yine zurnacı olurdum” dediğinde, bu cümle yalnızca bir meslek beyanı değildir; bir varoluş bildirisidir. Çünkü insanın kendi hayatını seçebilmesi, onu sevebilmesi, onunla barışabilmesi, en büyük özgürlüktür.

Dr. Besim Şeref, bu sözde kendi aynasını görür: Bir yanda unvanların, makamların, seçimlerin, kulislerin, yolsuzlukların, iki yüzlülüğün dünyası, diğer yanda ise bir zurnacının yalın, dürüst ve onurlu dünyası.

Ve o an düşünür:

Soyluluk, ünvanda değil; insanın kendi emeğine duyduğu sevgidedir.
Mutluluk, paranın miktarında değil; gözlerin içindeki ışıktadır.
Mesleğin değeri, verilen ünvanda değil; insanın kendi vicdanında saklıdır.

Bu yüzden, Meriç’in kıyısında, baharın ortasında, bir zurnacının duru bakışları eşliğinde, kendi hayatının çürümüş dallarını keser. Unvanlarını, beklentilerini, hırslarını, “kerameti kendinden menkul” önem duygusunu nehre bırakır.

Ve belki de ilk kez gerçekten nefes alır.

Bu metin, pratisyen doktorluğun kıymetini bilmekten çok daha fazlasını anlatır:
İnsanın kendi hayatının kıymetini bilmesini.
Kendine yabancılaşmanın karanlığından çıkmasını.
Sadelikteki asaleti, emekteki onuru, meslekteki insanlığı yeniden keşfetmesini.

Son sahnede Dr. Besim Şeref’in zurnacıyla kucaklaşması, bir insanın kendi hakikatiyle kucaklaşmasıdır, bir mesleğin değil, bir ömrün yeniden doğuşudur.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

KÖŞEKTAŞ KÖYÜ
KADIN OYUN VE HALAYLARI

DELEYEN VE İLETEN
 


Yapmış olduğu özverili çalışmalarla zengin mirasımızı ölümsüzleştiren sayın Celalettin Ölgün'e sonsuz teşekkür ederiz!

kosektas.net


DURNAM

1984 yılında fotograf sanatçısı Mehmet Ünal’ın çekmiş olduğu bu fotograf, Almanya'nın Mainz kentindeki Frankfurter Hof adlı mekanda „Almanya’ya Göçün 50. Yılı“ adı altında gerçekleştirilmiş olan bir fotograf sergisinde sergilenmiştir. kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası
Bahriye Dündar’dan derlenmiştir /2006
Düğün ve bayramlarda kadın ve genç kızların topluca, tef eşliğinde “Durnam” türküsünü söyleyerek; Turnaların, gökte “V” biçiminde toplu uçuşları, kanat çırpmaları, yere konmaları, kanatlarıyla yüzlerini kapatma öykünmeleri yapılarak oynadıkları eski bir oyundur. 
           
Önde tef çalıp “Durnam “ türküsünü söyleyen bir kadının (iki de olduğu görüldü) ya da genç kızın çektiği iki sıra dizilmiş oyuncular gökte uçup giden turna sürüsünü andırır biçimde aşağıdaki türküyü söyleyerek, sağa sola tef ile hareketler yapıp bazen yavaş bazen hızlı kavisler çizerek, yere çömelip kalkarak, kanatlarını kollarını yüzlerine kapatıp açarak oyun oynanırdı.
           
Durnamın kanadı yeşil
Çiğ düşüyor ışıl ışıl
Durnam kanadını deşir...hey....
Ihalım durnam ıhalımmmm. (Yerinde oynayarak yavaş yavaş çömelm Ihalım durnam ıhalımmmm.  
Sabahınan erken kakalım. (Aynı hareketlerle kalkma)
Yürüdü Durnam yürüdü
Sılada karlar eridi
Cahil günlüm tez f eridi
Ihalım durnam ıhalım.....
Sabahınan erkan kakalım
Turnam gelir alayınan
Başı dolu belayınan
Yanı çifte Köleyinen hey....
Ihalım Durnan ıhalım
Ihalım durnam ıhalım
Sabahınan erken kakalım
            Yürüdü durnam yürüdü
            Kanadı boynunu bürüdü
Durnam gelir hazin hazin
Kanadı boynundan uzun
Geldi bahar gitti yazın... Hey....
Ihalım durnam ıhalım
Ihalım durnam ıhalım
Sabahınan erken kakalım
Yürüdü Durnam yürüdü....
Kanadı boynunu bürüdü
Durnammm. Durnam.
Ben buralarda durmammmm.... Durnam.
Durnamın kanadı sarı
Sarısına konar arı
Ölmeyince vermem yarı...hey....
            Ihalım durnam ıhalımmmm.
            Ihalım durnam ıhalımmmm.
            Sabahınan erken kakalım
           
            Yürüdü Durnam yürüdü....
            Kanadı boynunu bürüdü
           
            Durnammmm. Durnam.
            Ben buralarda durmammm.... Durnam
Durnamın kanadı beyaz
Yatamıyom yerler ayaz
Sensiz geçemiyo bu yaz... hey....
            Ihalım durnam ıhalımmmm.
            Ihalım durnam ıhalımmmm.
            Sabahınan erken kakalım .
            Yürüdü Durnam yürüdü...
            Kanadı boynunu bürüdü
            Durnammmm. Durnam.
            Ben buralarda durmammm..... Durnam
Durnamın kanadı kara
Açtığın içime yara
.Sen düşürdün bizi dara... hey....
            Ihalım durnam ıhalımmmm.
            Ihalım durnam ıhalımmmm.
            Sabahınan erken kakalım .
            Yürüdü Durnam yürüdü
            Kanadı boynunu bürüdü
            Durnammm. Durnam.
Ben buralarda durmammm
Hey Durnam, hey Durnam. Hey......
Güle güle konsana hey.......
Hey durnam, hey durnam.....hey....
Durnam dala konsana hey....
Hey durnam, hey durnam...hey...
Beri yana dönsene... hey....
Hey durnam, hey durnam... hey...
Hey durnam fındık kırsana hey.....

Durna: Turna
Ihma:   Çökme, çömelme. Devenin yatırılması
Kahalım: Kalkalım


0 Yorum - Yorum Yaz
Öğretmenin Görevi


İnsan aklının iyiye yönelmesi bilgiyle; insanın çevresinde olup bitenlerin kaynaklarını özdevinir bir akıl dürtüsüyle sorgulaması ise bilinçle olanaklıdır!

Musa Kâzım Yalım

Köşektaşlı kalemşör Musa Kâzım Yalım'ın oynattığı kalemden fışkıran mürekkeplerin yarattığı yazı dünyası.

Eğitim ve öğretimin çağdaş niteliği, “aklın inançtan; bilimin dinden bağımsızlaşması” ilkesine dayanır. Bu, aklı inanç alanından, bilimi ise dinî referanslardan ayrı bir zeminde ele almayı gerektirir.

Eğitimi inanca bağımlı, metafizik bir dünya görüşünün güdümünde değerlendirmek; aklın özgürlüğünü sınırlamak, yaratıcılığını daraltmak ve düşünsel üretkenliğine ket vurmaktır.

Aklın ve bilimin inançtan bağımsızlığını sağlayan bilimsel dünya görüşüne nasıl ulaşıldığı, tarihsel süreç içinde iyi anlaşılmalıdır. Zira çağdaş dünya, bilimsel düşüncenin ürünü olarak şekillenmiştir.

Bugün, bırakınız bilim üretmeyi, bilimin ne olduğunu dahi bilmeyen; bilimi dışlayan, kör inanç ve hurafenin etkisine terk edilmiş bir toplumsal manzarayla karşı karşıyayız. Atatürkçülüğün ve Cumhuriyetin temel ilkelerini zayıflatmaya yönelik politik girişimler dikkat çekmektedir.

1930’daki Kubilay olayını; Kahramanmaraş, Çorum, Malatya ve Sivas’ta yaşanan olaylar izlemiştir. Bu bağnaz atmosfer içinde bilim ve güzel sanatları temel alan eğitim-öğretim anlayışı ters yüz edilmiş; bilimsel üretime yönelik kayda değer bir etkinlik ortaya konulamamıştır. Okullar, deneysel bilim uygulamalarından uzak, ezbere dayalı bir sistem içinde bocalamaktadır.

1950–1980 yılları arasında laiklik karşıtı girişimlerle laiklik ilkesine indirilen darbeler, bu ilkenin özünü zedelemiş; laiklik giderek işlevsiz bir hâle getirilmiştir.

Türkiye’de demokrasi ve laiklik üzerine bilimsel doğrultuda görüş bildiren pek çok düşün insanının yaşamı, çeşitli saldırılarla son bulmuştur.

Bu koşullar altında bilimsel ve sanatsal eğitim-öğretim, metafiziğe dayalı “dinsel dünya görüşünün” etkisi altına alınmıştır. Böylece Atatürk’ün yaşama geçirdiği “bilimsel dünya görüşü” giderek uygulanamaz hâle gelmiştir. Halkın bilgilenmesini engellemek için “obskürantizm” (bilmesinlercilik, karanlıkçılık), toplumsal uyanışı ve gelişmeyi durdurmak için ise “obstrüksiyon” (engelleme, ön kesme eylemi), gibi yöntemler devreye sokulmuştur. Bu tür yöntemler, tarihte Fransa’da Louis’ler döneminde de uygulanmıştır.

Ülkemizde 1950’den bu yana halkın ufku sürekli kapalı tutulmuş; yaşamını kadere bağlayan Ortaçağ anlayışına yakın bir toplumsal yapı oluşturulmuştur. Bu nedenle, uluslararası ölçekte ses getirecek patentlere imza atan bilim insanları yetiştirilememiştir.

Bugün öğretmen, böyle bir toplumun içinde görev yapmaktadır. Öğretmenin temel sorumluluğu, toplumun kaderini deneysel bilim ve güzel sanatlar doğrultusunda dönüştürmektir. Çağdaş öğretmenin birinci görevi, içinde yaşadığı toplumu çağdaşlaştırmaktır. Bu nedenle öğretmenin “bilimsel dünya görüşüne” sahip çıkması, üstlendiği görevin doğal bir gereğidir.

Öğretmen, toplumun aynasıdır. Bismarck’ın esir aldığı bir generalin “Neden sürekli sizin ordularınız bizi yeniyor?” sorusuna verdiği yanıt bunu açıkça gösterir: “Bu soruyu bana değil, Alman öğretmenlerine sorunuz.”

Büyük Atatürk ise eğitimin ve öğretmenin önemini şu sözlerle vurgular:
“En önemli nokta eğitim işidir. Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum hâlinde yaşatır; ya da tutsaklığa ve yoksulluğa sürükler.”

 Musa Kâzım Yalım,

"Öğretmen Görevin Yapmış İse" adlı uzun çalışmanın kısa bir özetdir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası