• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam38
Toplam Ziyaret841982
Yaren Leylek Geldi


Yaren Leylek'in geçen yıllara nazaran bu yıl erken gelmesi dikkat çekti.

Bursa'nın Karacabey ilçesinde, Uluabat Gölü'nün kıyısındaki kırsal Eskikaraağaç Mahallesi'nin simgesi "Yaren Leylek", on dördüncü kez gelerek, balıkçı Adem Yılmaz'ın teknesindeki yerini aldı.

Bursa’nın Karacabey ilçesinde yıllardır süren bir bahar geleneği bu yıl da bozulmadı. Balıkçı Adem Yılmaz ile kurduğu sıra dışı dostlukla milyonların sevgisini kazanan Yaren leylek, göç yolculuğunu tamamlayarak 15’inci kez Eskikaraağaç Leylek Köyü’ne döndü ve dostunun kayığına kondu.

Türkiye'yi, Avrupa Leylek Köyleri Birliği'nde temsil eden tek köy olan Bursa'nın Karacabey ilçesi Eskikaraağaç köyünde balıkçı Adem Yılmaz ile Yaren leyleğin dostluğu, milyonlar tarafından ilgiyle takip edilen hikayeye dönüştü.

Eskikaraağaç Leylek Köyü, her yıl göç döneminde on binlerce leyleğin geçtiği göç rotası üzerinde yer alıyor. Köy, aynı zamanda yerleşik leyleklere de ev sahipliği yapıyor.

Haber: DW Türkçe

Anasayfa

www.kosektas.net



Arşivimizde kayıtlı bu fotografın kime ait olduğunu tespit edemedik.
Hak sahibi bildirdiği takdirde gerekli atfı mutlaka yaparız.

Köşektaş’ın batısında, Kervansaray Dağları’nın doğu cephesini oluşturan Kırlangıç
Tepesi yer alır: Güneş, Kırlangıç Tepesi'nin ardına her kayışında,
içinde yanılası turuncu bir cehennem yaratır!
kosektas.net

"KÖŞEKTAŞ" ADLI ŞİİRİN ÖYKÜSÜ



Şair Nedim Uçar
10.10.1944 Köşektaş  26.11.2018 Eskişehir

Ay’ın değişik biçimlerde doğuşu; Güneş’in Kaçkaç’ın sırtından yükselip Çataldağ’ın çatağından altın bir avize gibi guruba dalışı; Üçkuyu ovasındaki ekinlerin yeşil bir deniz gibi dalgalanışı… Daha sayabileceğim binlerce şey, ama her şey ilgimi çeker ve sanki benimle konuşmak, dertleşmek istermiş gibi gelirdi.

ŞAİR NEDİM UÇAR

"Köşektaş" Adlı Şiirin Öyküsü l Şair Nedim Uçar l 23 Şubat 2026, Pazartesi

Doğduğum Köy:

Kırşehir iline bağlı Avanos ilçesinin Köşektaş köyünde, rahmetli annemin söylediğine göre bağlar bozulurken ve pekmezler kaynatılırken dünyaya gelmişim. Nüfus cüzdanımda doğum tarihim 05.01.1945 olarak yazılıdır. Yaptığım araştırmalar sonucunda asıl doğum tarihim olan 10.10.1944’ü tespit ettim. Bu nüfus kayıtlarımız 1954 yılına kadar devam etti.

Nedeni ise, Türk siyasetinin renkli siması rahmetli Osman Bölükbaşı’nın siyasi etkinliğini azaltmak amacıyla, o zamanki iktidar tarafından Kırşehir’in ilçe yapılması; ilçe olan Nevşehir’in ise ile dönüştürülerek Kırşehir’in Nevşehir'e bağlanmasıdır. Bu süreçte Köşektaş köyü de Avanos’tan alınarak Hacıbektaş’a bağlandı. Böylece bizim de on yıllık KırşehirAvanos kayıtlarımız, 1954 yılında NevşehirHacıbektaş olarak kayıtlara geçti.

Çocukluk yıllarımda doğduğum köye çok yakın olan Kayseri’nin, on yıllık ilimiz Kırşehir’in, ilçemiz Avanos’un, yeni ilimiz Nevşehir’in ve ortaokulu okuduğum Hacıbektaş’ın kültürel dokularından etkilenmiş olabilirim.

Babam, Kızıl Halilli soyundan Hoca Mehmet oğlu Halil Efe; annem ise aynı soya bağlı Hacı Musa kızı Fatma (Fade) Hanım’dır. Ailemiz üç erkek, beş kız olmak üzere sekiz kardeşten oluşmaktadır.

Çocukluğum oldukça huzurlu ve mutlu bir ortamda geçti. Henüz dört yaşlarındayken şiirle ilk kez tanıştığımı ve şiirsel sözler söylediğimi hatırlıyorum. Rahmetli annem, benim şiirsel bir dille konuştuğumu fark ettiğinde önce çok şaşırmıştı. Bana, “Oğlum, yavrum; sen ruhlara mı karıştın, yoksa bu yaşta âşık mı oldun? Aşıklık karın doyurmaz ama olsun, her şeyde bir hayır vardır, bu da Allah’tandır.” der, dua eder ve ellerimi tutup dualarını yüzüme üflerdi. Ben de söylediğim sözlerin bir anlam ifade ettiğini düşünür, mutlu olurdum.

Özellikle tabiatta meydana gelen değişimler beni çok etkilerdi: İlkbaharda kuşların cıvıltıları, aniden havalanmaları, suların çağlaması, Bozdağ’ın üzerindeki karların erimesi, vadilere çöken mor sisler, yaylalarda açan bin bir renkli kır çiçekleri, leyleklerin yuvalarına dal parçaları taşımaları, kuzuların melemeleri, sığırların köye dönüşü, askere gidenlerin uğurlanması, askerden dönenlerin şeker ve helva dağıtmaları, dalların yapraklanması, geceleri yıldızların pırıl pırıl yanması, sarı yıldızın bana göz kırpar gibi duruşu, yıldız kaymaları, Ay’ın farklı biçimlerde doğuşu, Güneş’in Kaçkaç’ın sırtından yükselip Çataldağ’ın çatağından altın bir avize gibi guruba dalışı, Üçkuyu ovasındaki ekinlerin yeşil bir deniz gibi dalgalanması… Daha sayamayacağım binlerce şey ilgimi çeker, sanki benimle konuşmak isterlerdi.

Bunca güzellik karşısında duyarsız kalmam beklenemezdi. Gördüğüm her şey hakkında dilim döndüğünce bir şeyler söylemeye çalışırdım. Henüz dört yaşında başlayan bu şiir söyleme tutkusu hiç eksilmedi; her geçen gün üst üste yığılarak devam etti. Bu yükü taşıyabilmek için gecelerimi gündüzlere katarak çalıştım; göz nuru ve yürek teri döktüm. Ben şiirle doğdum, şiirle yaşayacağıma inanıyorum. Şiir benim için vazgeçemediğim bir kara sevdadır.

İlkokul birinci sınıftayken rahmetli öğretmenim Yahya Doğan, Karacaoğlan’dan dört kıtalık bir şiir okudu. Şiir bitince söz istedim ve ayağa kalkarak öğretmenimin bir kıtasını okuduğu şiirin tamamını tekrar ettim. Öğretmenim ve sınıftakiler çok şaşırdılar. İlkokulda yazdığım şiirleri bir defterde toplamıştım; ne yazık ki o defter tandır tutuşturmak için yakılarak heba oldu. Elimde ortaokul yıllarında yazdığım şiirlerin bir bölümü vardır. Polis Koleji ve Polis Akademisi yıllarında yazdığım şiirler de mevcuttur. Ancak bu dönemdeki şiirlerimin yeterli ilgi gördüğünü söylemem doğru olmaz.

Özellikle ortaokul yıllarında yazdığım şiirler köyleri anlatmaktadır. Bunların bazıları 1974 yılında yayımladığım Öksüz adlı kitabımda yer almıştır. İlk yazdığım şiirlerden biri olan Köy Gerçeği adlı şiiri 1958 yılında yazdım:


KÖY GERÇEĞİ

Taş ile kerpiçten düz örtü damlar,
Çıra ışığında erir akşamlar,
Teneke çerçeve kâğıttır camlar.

Bulgur pilavından bezen kapkacak,
Mobilgaz yerine külleli ocak,
Tezekte pişecek yerde yenecek.

Bir özellik taşır duvarın rengi,
Yegâne sırdaşı kalbur, elengi,
Çivi yaraları yüzde frengi.

On parça yamalık unun çuvalı,
Topal fare gece evin kralı.


İşte bu ve bunun gibi şiirler ilk yazılı denemelerim sayılabilir.

Köşektaş köyünün Anadolu’nun, hatta dünyanın odak merkezinde olduğunu haritalarda bile görmek mümkündür. Bu köyde her aileden birkaç kişinin yükseköğrenim yapmış olması; gençlerin neredeyse tamamının en az lise eğitimi almış bulunması; sanat, kültür ve eğitim açısından bu kadar ön plana çıkmasının nedeni elbette bir gün uzmanlarca araştırılacak ve Anadolu’nun gerçek tarihine ışık tutacaktır.

Şair Nedim Uçar

"Köşektaş" Adlı Şiirin Öyküsü l 6 Mart 2014, Perşembe

Bilgi: Köşektaş Köyü’nü de içine alan bu yazı, şair hakkında 2002 yılında yapılan bir yüksek lisans tezi sırasında gerçekleştirilen mülakattan alınmıştır.

Bu yazıya ulaşmamıza vesile olan sevgili şairimiz Dr. Salim Çelebi’ye çok teşekkür ediyoruz. kosektas.net


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net| www.kosektas.com l İletişim: kosektas@kosektas.com

 Son Güncelleme: 23 Şubat 2026
Leylekler Bizim Köyü Çok Severdi



Soğuk suyun akışı,
Serçelerin ötüşü,

Gökyüzünde şenlikti,
Leyleklerin uçuşu...

Yerkürenin kuzey yarısında, ekvator ile kuzey kutbu arasındaki bölgelerde havanın nisan ve mayıs aylarından itibaren ısınmaya başladığını nereden bildikleri şaşırtıcı, hatta mucize olan leylekler, sıcak yaz aylarını geçirmek için soğuk kış aylarını geçirdikleri ülkelerden geri döner, beş altı ay gibi uzun bir süre bizim köyde kalırlardı.

Altı yedi ay gibi uzun bir zaman sonra, o kadar uzak mesafeleri kat edip bizim köye gelen leylekler, sanki pusulaları varmış gibi hedefi hiç şaşırmadan, Süllü amcanın tuvaletinin üzerindeki, daha tam anlamıyla hazır olmayan yuvaya konarlar; gagalarını tüylerine gömer, tüylerini kabartıp gerneştikten sonra huzur içinde uykuya dalarlardı.

Önce erkek leylek gelirdi. Çok telaşlı bir şekilde, geçen yıl bırakıp gittiği yuvayı çubuk ve otlarla onarıp yenilemeye başlardı. İşi bittiğinde ise özlem içinde başını gökyüzüne çevirip dişisinin gelmesini beklerdi. Takriben bir hafta sonra dişi leylek de, erkek leylek tarafından onarılmış olan yuvaya döner ve hemen yerini alırdı.

Leyleklerin birbirlerini karşılama töreni oldukça ilginç olurdu. Yuvanın sahibi erkek, dişisini karşılamak için kanatlarını hızla çırpar ve gagasıyla tıkırdardı. Daha sonra, etraflarına aldırmadan en güzel anlarını yaşamaya başlarlardı. Baş döndüren bir yükseklikte gerçekleşen bu tutku dolu sevgi gösterisinin meyvesi dört ya da beş yumurta olurdu. Takriben dört, bilemediniz beş hafta sonra tüy yumağı civcivler yumurtalarından çıkmaya başlarlardı. İşte bundan sonra anne ve baba leylek için telaş başlar; baba leylek, çığırtkan yavrularının beslenmeleri için gerekli solucan, çekirge ve sümüklü böcek bulabilmek için harekete geçer, hatta bir süre sonra talep daha da artar; fare, kurbağa ve yılanlar sofrayı süslerdi.

Baba leylek yavrularını beslemekle yükümlü iken, anne leylek kanatlarının altına alarak yavrularını yağmur, fırtına ve kızgın güneş sıcağından korurdu.

Evin sahibi Süllü amca, doğal yaşamın bir parçası olan leylekleri gözü gibi korur, doğum yerlerine ilk kez geri dönen genç leyleklerin yuvayı onarmalarına yardımcı olur, onlara taş attırmaz, yuvadan düşüp yaralanan körpe yavruların yaralarını sarar, iyileşmelerini sağlardı.

Leylekler, bölgede havalar soğumaya başlar başlamaz başka bölgelerden gelen leyleklerle gökyüzünde birleşerek seyredilmeye değer bir görüntü oluşturduktan sonra, yolculuk rotaları olan Güney Afrika, Körfez, Süveyş ve İsrail’e doğru yola koyulurlardı.

Süllü amca: Süleyman Ceyhan

Lütfullah ÇETİN 

17 Şubat 2004