• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam332
Toplam Ziyaret886473
Çocukluğun Göğe Uzanan İzleri



Resim:
Mutual Art adlı bir sayfadan edinilmiş bir kopya.

Bu sahne, çocukluğun toplumsal olarak nasıl kurulduğunu ve doğayla kurulan oyun temelli ilişkinin kültürel anlamlarını görünür kılar. Uçurtma uçuran çocuk figürü, yalnızca bireysel bir oyun pratiğini değil, aynı zamanda belirli bir dönemin çocukluk ideallerini, özgürlük anlayışını ve mekânla kurulan ilişkiyi temsil eder.

El yapımı uçurtma, tüketim kültürünün henüz belirleyici olmadığı bir dönemde, çocukların oyun araçlarını kendi emekleriyle üretme pratiğini yansıtır. Bu durum, hem yaratıcılığın hem de toplumsal dayanışmanın (örneğin aile bireylerinin birlikte uçurtma yapması) erken yaşlarda nasıl şekillendiğine dair ipuçları sunar.

Sahnenin açık bir doğa mekânında —deniz kıyısında, rüzgârın belirgin olduğu bir alanda— kurulmuş olması, çocukluğun kamusal alanla kurduğu ilişkiyi de gösterir. Günümüzün kapalı mekânlara sıkışmış, dijitalleşmiş çocukluk deneyimlerinin aksine, burada çocukluk dış mekânda özgürce hareket edebilme, bedensel deneyim yoluyla dünyayı tanıma ve doğayla etkileşim kurma üzerinden tanımlanır.

Uçurtmanın gökyüzüne yükselişi, sosyolojik açıdan çocukluk hayallerinin “yükselmesi” çağrışımından öte, bireyin toplumsal sınırları aşma arzusunu, kendi özerkliğini kurma çabasını ve geleceğe dair umutlarını sembolize eder.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Anasayfa

www.kosektas.net



Müzik Dinle
Who By Fire l Leonard Cohen

Who by Fire, Leonard Cohen’in ölümün kaçınılmazlığı, insanın kader karşısındaki çaresizliği ve yaşamın kırılganlığı üzerine yazdığı, kökleri Yahudi Yom Kippur duası Unetanneh Tokef’e dayanan bir eserdir. Cohen, şarkıda insanların nasıl ve ne zaman öleceğini sıralarken aslında hayatın rastlantısallığını, insani zayıflıkları ve ölümün adaletsiz dağılımını sorgular.

Leonard Cohen, Yahudi geleneğindeki Unetanneh Tokef duasını modern bir dile taşır. Bu dua, “Bu yıl kim yaşayacak, kim ölecek?” sorusunu ritüel bir ciddiyetle sorar. Cohen ise bunu seküler bir bağlama çekerek herkes için evrensel bir sorgulamaya dönüştürür.

Kaynakça: Song Meanings

DUBROVNİK YA DA ESKİ ADIYLA RAGUSA


Dubrovnik, Pile Kapısı’ndan kentin içine girerek Stari Grad’daki tarihi dokuyu yaşamak, tamamen yayalara ayrılmış sokaklarda gezmek, daracık sokakların sunduğu serinliği ve dinginliği tadmak, Aziz Vlaho Kilisesi’nin, Knez Sarayı’nın, Büyük ve Küçük Onofrio Çeşmeleri’nin, Orta Çağ şövalyesi Orlando'nun Sütunu’nun, Saat Kulesi’nin, özgürlüğün büyük şairi Ivan Gundulic'in Anıtı’nın eşsiz mimarilerini özümsemek ve en önemlisi de savaş, cehalet ve zorbalığın hüküm sürdüğü karanlık Orta Çağ yıllarında sınırları içerisinde barındırmış olduğu onca az nüfusa rağmen dünya çapında bilim insanları, resim sanatçıları, Barok ustaları yetiştirmiş olan, bilim, sanat ve özgürlük aşığı Ragusalılara hayranlık ve saygı duymak için gidilip görülmesi gereken bir kent!

GEZMEYİ VE GÖRMEYİ SEVEN HERKESE

Dubrovnik ya da Eski Adıyla Ragusa l 4 Mayıs 2012

Hırvatistan’ın Dubrovnik kenti, bir zamanlar çok sık makiler ve gür meşe ormanlarıyla kaplı olduğu söylenen, 412 m yükseklikteki Srd (söylenişi Sırc) adlı bir tepenin hemen alt başında, Lokrum Adası’na sadece 700 m uzaklıkta ve denize sıfır bir noktada yer almakta.

Sert kayalıkların üzerinde büyüyen bir kent görünümü ile insanı büyüleyen Dubrovnik, büyük bir olasılıkla İliryalılar zamanında, o zamanki adıyla Epidaurum, şimdiki adıyla Cavtat adlı yerleşim bölgesinden soyulup yağmalandıktan sonra sürgün edilen insanlar tarafından, İ.S. VII. yy başlarında kurulmuş.

Hırvatlar tarafından; Aziz Vlaho’nun avuçlarındaki mücevher, Avrupa medeniyetleri içerisinde evrensel ruh yüceliğinin sembolü, özgür düşüncenin, insansal ilkelerin, bilimsel, kültürel ve sanatsal refahın devamlılığı, Hırvatistan’ın dünyaya açılan penceresi olarak tarif edilen Dubrovnik’in insanın dikkatini çeken en büyük özelliği, bin yıllık tarihi süresince çok az bir nüfusa sahip olmuş olmasına rağmen, sınırları içerisinde yaşayan insanlara maddi ve manevi refahı sağlamış ve hemen hemen her alanda seçkin ve yaratıcı insanlar yetiştirmiş olmayı başarmış olmasıdır. Dubrovnik sınırları içerisinde yetişmiş birçok bilim ve sanat insanı, bilimsel, kültürel ve sanatsal alanlardaki başarılarıyla Hırvatistan’ın tarih ve kültürünü yaratmışlar. Mimarlık, astronomi, resim sanatı, müzik, şiir ve bilimle uğraşan Dzora Drzic, Mavro Metranovic, Ruder Boskovic, Dzivo Frano Gundulic gibi insanlar Dubrovniklilerin tarihine zenginlik ve renk katmışlar.

Dubrovnikliler, var olmanın, özgür kalabilmenin, kültürel ve sanatsal düşünmenin bedelini, çok pahalı da olsa, ödemekten hiçbir zaman kaçınmamışlar. Varlıklarını sürdürebilmek, özgür kalabilmek için Venedikliler ile Osmanlılar tarafından istenen vergi ve haracı kuruşuna varana dek ödemişler. Varoluş ve özgürlük ilkelerini “Non bene pro toto libertas venditur auro” (Özgürlük, dünyanın bütün altınları karşılığında bile satılmaz!) olarak belirlemişler ve bu ilkelerine yüzyıllar boyu sadık kalmışlar.


XVII. yüzyılın ortalarında yaşadığı yıkıcı depremden sonra tamamen yıkılan kentte sadece iki ila üç bin arasında insan hayatta kalabilmiş, çok sayıda el yazması, sanat eseri ve diğer paha biçilmez varlıklar tamamen yok olmuş. Depremin yarattığı yıkım, yıkılan kentin tamamen terk edilmesi ve başka bir yerde yenisinin yapılması düşüncesini bile doğurmuş. Ancak tüm bu düşüncelere rağmen, yıkılan kentin onarılması düşüncesi daha ağır basmış ve onca olanaksızlığa rağmen kent restore edilerek baştan sona yenilenmiş.

1991–1992 yılları arasında Sırplarla Hırvatlar arasında yaşanan savaşta kent büyük bir bombardımana maruz kalmış. Sırc Tepesi’ne konuşlanan Sırplarla Karadağlılar kente on binlerce bomba yağdırmış, birçok binayı yerle bir etmişler. Savaşın hemen sonrasında gerek UNESCO gerekse Avrupa Birliği ülkeleri Dubrovnik için büyük kaynaklar akıtmış ve kent tamamen yeniden yapılandırılmış.

Dubrovnik, Pile Kapısı’ndan kentin içine girerek Stari Grad’daki tarihi dokuyu yaşamak, tamamen yayalara ayrılmış sokaklarda gezmek, daracık sokakların sunduğu serinliği ve dinginliği tadmak, Aziz Vlaho Kilisesi’nin, Knez Sarayı’nın, Büyük ve Küçük Onofrio Çeşmeleri’nin, Orta Çağ şövalyesi Orlando'nun Sütunu’nun, Saat Kulesi’nin, özgürlüğün büyük şairi Ivan Gundulic'in Anıtı’nın eşsiz mimarilerini özümsemek ve en önemlisi de savaş, cehalet ve zorbalığın hüküm sürdüğü karanlık Orta Çağ yıllarında sınırları içerisinde barındırmış olduğu onca az nüfusa rağmen dünya çapında bilim insanları, resim sanatçıları, Barok ustaları yetiştirmiş olan, bilim, sanat ve özgürlük aşığı Ragusalılara hayranlık ve saygı duymak için gidilip görülmesi gereken bir kent!

Lütfullah Çetin l 4 Mayıs 2012


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net| www.kosektas.com l İletişim: kosektas@kosektas.com

 Son Güncelleme: 20 Haziran 2026
Kitap Tanıtım Köşesi


Milliyetçilik:
Türkiye'nin Çıkmazı

“Erdoğan Aydın, bugün Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu bir etkinliğe çağırıyor okuru: Düşünmeye! Rehberlik ediyor üstelik.”


Milliyetçilikle dünyayı ve insanlığı sürekli savaş gerilimine sokmaktan başka bir şey yapılamayacağı bir yana; ülkenin sorunlarına da çözüm üretilemez!

Modernçağ tarihinin de gösterdiği gibi milliyetçilik; insanlığa, ortaçağdaki dinsel ideolojilerle kıyaslanacak denli büyük felaketler getirmiştir. Bütün savaşlar, artan silahlanma, eğitim, sağlık ve kalkınma bütçelerinin kısılması, hep milliyetçilikle meşrulaştırılmıştır. Dahası; insanı ve haklarını, dinin yerini alan yeni bir kolektif kimlikle ezmenin ve burjuvazinin çıkarlarına feda etmenin aracı olmuştur.

Sorunlarımızı görüp aşmamızı sağlayacak demokratik sağduyumuzu elimizden alıp, bizi öteki inanç ve halklara düşman etmekte din nasıl olumsuz bir misyon görmüşse, milliyetçilik de modern koşullarda aynı misyonu görmektedir.

Bu bağlamda devlet kendi halkına, sürekli olarak "davulcuya kaçabilecek kız" muamelesini reva görmektedir.

Özetle bu kitapta, milliyetçiliğin -ve yanısıra dinin- halkın kontrolü, tektipleştirilmesi ve haklarının unutturulması için nasıl temel bir ideolojik araç olarak kullanıldığı gösterilmektedir.

Kitap, kâh tarihe gidip, kâh günümüzde tartışılan sorunlara gelerek, milliyetçilikle şekillendirilmiş Türkiye’nin öyküsünü anlatıyor.

“Egemenliğin “kayıtsız şartsız millete ait” olduğunu haykıran egemen söylemin ardında, gerçekte “milletin” nasıl güdülüp kontrol altında tutulduğu yatıyor. “Halkını ve ülkesini sevmek” sanısının aksine, milliyetçiliğin hak ve özgürlüklerimizden uzaklaştırılmamıza hizmet eden bir egemenlik ideolojisi olduğunu da açıkça ortaya koyuyor.

Füsun Akatlı

Milliyetçilik: Türkiye'nin Çıkmazı

Erdoğan Aydın.

ISBN: 9789750406355

Kitap Tanıtım Köşesi

Karamazov Kardeşler:
Dostoyevski’nin İnanç, Şüphe ve İnsan Ruhu Üzerine Büyük Romanı

Fyodor Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşleri sadece bir roman değildir; insan ruhunun yargılandığı geniş bir manevi mahkemedir. 1880’de yayımlanan bu eser, Dostoyevski’nin son ve belki de en büyük yapıtıdır; Tanrı, özgürlük, suçluluk, sevgi, acı ve kötülüğün gizemi üzerine hayatı boyunca sorduğu tüm soruları bir araya getirdiği bir kitaptır. Yüzeyde, ahlaksız bir baba olan Fyodor Pavloviç Karamazov ve birbirinden çok farklı üç oğlu—Dmitri, İvan ve Alyoşa—üzerine kurulu sorunlu bir aile hikâyesi anlatır. Fakat bu aile dramının altında, insan doğasuna dair yazılmış en derin incelemelerden biri yatar.

Karamazov kardeşlerin her biri insanlığın güçlü bir yönünü temsil eder. Dmitri tutkudur: düşünmeden hareket eden, duyusal, öfkeli ama aynı zamanda pişmanlık duyabilen ve derin hislere sahip biri. İvan akıldır: parlak, kuşkucu, gururlu ve masum insanların çektiği acıyla sarsılan biri. Alyoşa ise inançtır: yumuşak, şefkatli, ruhen açık ama asla saf olmayan biri. Dostoyevski bu kardeşler aracılığıyla insanın asla basit olmadığını gösterir. Biz sadece iyi ya da kötü, mantıklı ya da duygusal, inançlı ya da şüpheci değiliz. Tüm bu güçlerin birbiriyle çarpıştığı bir savaş alanıyız.

Romanın merkezinde Tanrı sorusu vardır. İvan’ın çocukların acı çektiği bir dünyaya karşı isyanı, kolay dini tesellilere karşı yazılmış en güçlü gerekçelerinden biridir. İvan sadece Tanrı’yı inkâr etmez; masum acısına dayanan bir evreni kabul etmeyi reddeder. Ünlü “Büyük Engizitör” bölümünde, İsa’nın yeryüzüne geri dönüp bizzat dini otorite tarafından reddedilmesini hayal eder; çünkü gerçek özgürlük insanların taşıyamayacağı kadar ağırdır. Bu, sevgi olmadan inancın, özgürlük olmadan düzenin ve İsa olmadan dinin korkutucu ve parlak bir tasviridir.

Fakat Dostoyevski, İvan’a soğuk bir mantıkla karşılık vermez. Ona Alyoşa aracılığıyla, şefkat, bağışlama ve etkin sevgiyle yanıt verir. Dostoyevski için inanç, acıya kolay bir çözüm değildir. Acının varlığında bile zalimleşmeden yaşayabilme biçimidir. Romanın ruhani rehberi Zosima, herkesin herkes için sorumlu olduğunu öğretir. Bu fikir romana ahlaki nabzını verir: hiçbir günah yalnız değildir, hiçbir iyilik boşa gitmez ve hiçbir insan ruhu kurtuluşun ötesinde değildir.

Fyodor Pavloviç’in öldürülmesi romanı bir suç hikâyesine dönüştürür, fakat Dostoyevski’nin ilgisi hiçbir zaman sadece hukuki suçluluk değildir. Onun ilgilendiği, düşüncelerimizde, arzularımızda, suskunluklarımızda ve sevgisizliklerimizde taşıdığımız gizli ahlaki suçluluktur. Dmitri basit anlamda suçlu olmayabilir, ama masum da değildir. İvan cinayeti kendi elleriyle işlemese de fikirlerinin sonuçları vardır. Gayrimeşru oğul ve hizmetkâr Smerdyakov ise Karamazov ailesinin karanlık gölgesi hâline gelir: ihmal edilmiş, kırgın ve ruhen boş.

Karamazov Kardeşleri olağanüstü kılan şey, Dostoyevski’nin hem inancı hem de şüpheyi içeriden anlamasıdır. İnanç için zayıf rakipler yaratmaz. İvan’ın gerekçeleri güçlüdür, belki de edebiyattaki en güçlüleridir. Fakat Alyoşa’nın yanıtı zayıflık değildir; mantığın tükendiği yerde sevmeye devam etme, gururun intikam istediği yerde bağışlama, insanlığın en kötü yüzünü gördükten sonra bile insanlığa inanmaya devam etme gücüdür.

Roman güçlü kalmaya devam eder çünkü hayatı basitleştirmeyi reddeder. Ailelerin bizi derinden yaralayabileceğini, zekânın gurura dönüşebileceğini, arzunun yıkıma dönüşebileceğini ve acının kalbi ya sertleştirebileceğini ya da açabileceğini bilir. Dostoyevski’nin dünyası karanlıktır ama asla boş değildir. En karanlık yerlerinde bile lütfu arar.

Sonuçta Karamazov Kardeşler, insan olmanın ne demek olduğu üzerine bir romandır. Tanrı olmadan yaşayıp yaşayamayacağımızı, özgürlüğün bir nimet mi yoksa bir yük mü olduğunu, sevginin zulme rağmen ayakta kalıp kalamayacağını ve ahlaki bir düşüşten sonra kurtuluşun mümkün olup olmadığını sorar. Çok az roman insan ruhuna bu kadar derin bakmış, çok azı bunu bu kadar ateş, şefkat ve cesaretle yapmıştır.

Bu yüzden Karamazov Kardeşler sadece Dostoyevski’nin başyapıtlarından biri değil; dünya edebiyatının en büyük başarılarından biridir. Okura huzur vermez. Daha büyük bir şey verir: hayatın en derin sorularıyla yüzleşme.

Karamazov Kardeşler l Fyodor Mihayloviç Dostoyevski l PDF Sürümü