• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam487
Toplam Ziyaret874665
19 Mayıs


Rüstem Şen'e saygılarımla!

İbrahim ÇÖL

Gece yarısı Mucur’dan sonra, lacivert gökyüzünün yıldız aydınlığı ile Erciyes ve İsmail Sivri’nin önünde birdenbire beliriverir hep aynı direklerde yanan sokak lambalarıyla köyümüzün silueti. Yaklaşık yedi yüz kilometre yol gitmişim de bitmez kalan sekiz on kilometre…

Yorgunluk, sakinlik karşılar hep. Arabanın ışığında dikilen ağaçları tanımaya çalışır gözler. Çocukluğumun sokak sıcaklığını ararım Karşı Mahalle’den eve varıncaya kadar.

Bu mevsimlerde alabildiğince sakin, dingin hava.

Sabah güneş vurmuş evlerin ardından. Kıştan sonra iliklerine kadar ısıtır. İpek yumuşaklığıyla salınan ekinler… Sanki denizin rengi değişmiş gibi; yeşil yeşil, dalga dalga. Arada ekilmemiş boş tarlalar gümüş adacık. Anadolu bozkırı alabildiğine; bağlardaki seyrelmiş ağaçlar inadına yeşil. Kelilere açmış nazik gelincik çiçekleri nazenin. Adını, tadını unuttuğum bir sürü çiçek, ot kokularıyla “buradayım” der gibiydiler. Sanki bütün yeryüzü bezenmiş, bürünmüş.

Film şeridi gibi geçiyorken anılar…

19 Mayıs kutlama programında Cumhurbaşkanına sunulmak üzere Samsun’dan çıkarılan Bayrak geçişleri canlandı gözümün önünde. Okulların yaz tatilinde olduğu bir gün sabahı, Rüstem Öğretmen’in çağırdığını söyledi arkadaşlarım.

Öğretmenim, yanına varınca temiz atlet ve kısa şortla Bayrak taşıyacağımızı söyledi. “Yarın Uçkuyu’ya gideceğiz” dedi. Kızılağıllı atletlerden alacağımız bayrağı taşıyacaktık köyümüzün topraklarından geçen asfalt yolda. Atletimiz vardı ama şort ya da ayakkabı giyip giymediğimizi hatırlamıyorum. Aldık üçgen şekilli Bayrağı, taşıdık biraz. Hâlâ bilmem Bayrağı ben mi, yoksa Bayrak mı beni götürdü önümde giden arabanın arkasından. Homurtuyla geçen otobüslerden gazete atmaları için ne işaretler uydurduk sonraları bu kısa yolda.

Şimdi Köşektaş Kayası’nın yanından bakıyorum aşağılara; nereye gitti o hep akıp duran derenin suyu? Ne bahçeler sulandı, ne kavgalar edildi uğruna. Ne oyunlar oynadık bu suyla yetiştirilen sebze meyvelerle. Bazen çaldık kopardık kökünden; arabalar yaptık hayallerimize. Bazen kılıç kalkan oynadık taze devramer kafalarıyla. Kışları yağan karın eksiğinden çıkardık kuyulardan havuç, turp, yer elması; saçtık karlar üstüne.

Şimdi dünyanın en kıymetli halısı serilmiş rengârenk; asfalt ince bir süs, üzerinden geçen arabalarla.

19 Mayıs 2010, İbrahim ÇÖL

Anasayfa

www.kosektas.net



Fotograf: Mehmet Ünal

Bu karede, Almanya’daki Türk kökenli işçilerin yıllar boyunca biriktirdikleri taleplerin ve özlemlerin sembolik bir yürüyüşe dönüştüğü görülüyor. Göçün 35. yılı, “misafirlik”ten çok daha fazlasını ifade eden bir döneme denk geliyor: İşçiler artık sadece çalışmaya gelmiş insanlar değil, toplumsal hak talep eden, kendi kimliğini korurken yeni bir toplumun parçası olmaya çalışan bireyler hâline gelmişlerdir.

kosektas.net

GÖÇÜN FOTOGRAFÇISI


Mörfeldenli Osman l 1983

Mörfelden belediye meclisi, 1980’li yılların başında, Mörfelden ve çevresini atom silahlarından arındırılmış bölge ilan etmişti. O yıllarda çalışmakta olduğum kurumun yazı kurulu, Mörfelden ve çevresinde yaşayan Türk kökenlilerin alınan bu kararı nasıl karşıladıklarını araştırmamı istemişti. 

Çoğunun böylesi bir gelişmeden haberi yoktu. 

Osman, politik bir yanıt vermişti:
"Bu, onları (Almanları) ilgilendiren bir gelişme."

Mörfelden: Frankfurt'a yakın küçük bir kasaba.

Fotograf - Söyleşi: Mehmet Ünal, 1983.

MEHMET ÜNAL

Göçün Fotografçısı l Mehmet Ünal l 1 Mayıs 2026, Cuma

1960’lı yılların başından itibaren ülkemin insanlarının birçoğu çalışmak için Almanya’ya gelmişti. Hatta bazıları eşlerinden ve çocuklarından ayrılmak zorunda kalmışlardı. Benim için ise tam tersi oldu. Alman bir turistle tanışıncaya dek İstanbul’da bir tiyatroda oyunculuk yapmaktaydım. Tercümanlık yapmak için bir lokantaya çağrılmıştım. Orada bir Alman gezi kafilesiyle ve o kadınla tanıştım.

Tatilden sonra kadın Almanya’ya dönmüş, bense İstanbul’da kalmıştım. Bir yıl sonra tekrar Türkiye’ye geldiğinde botla Ege’yi dolaştık, sonrasında da birlikte yaşamaya karar verdik. Şark masallarında hep damat gelini beyaz bir at ile kaçırır. Ancak bizimkinde atın dizginleri eşimdeydi. 1976 yılının Kasım ayında beni mavi beyaz bir uçakla Almanya’ya, Mainz’a kaçırdı.

Almanya’ya geldiğimde, Mainz Kent Tiyatrosu’na ve bazı televizyon kanallarına başvurarak iş talebinde bulundum. Fakat başvurularım hep Almanca bilmediğim gerekçesiyle reddediliyordu. Ola ki bir teklif aldığımda, karısını döven ya da esrar satan bir Türk karakteri canlandırmam isteniyordu. Ancak ömrünün büyük bir bölümünü tiyatro sahnelerinde geçirmiş biri olarak böylesi bir teklifi kabul etmeyi bir türlü içime sindiremiyordum. Hamlet gibi, Macbeth gibi oyunlarda oynayabilecek birikime sahip, Brecht ve Schiller’in oyunlarında rol almış birisi olmama rağmen burada oyuncu olarak çalışmam için fırsat tanınmıyordu. Bu durum beni gazete ve fotografçılıkla ilgilenmeye zorladı.

O zamanlar 27 yaşındaydım. Almanya’da yaşamaya başladığımdan beri yaklaşık 700 başvuru yapmıştım. Sonunda, “Bild” gazetesine benzer bir tarzda yayımlanan bir Türk günlük gazetesi beni Rhein-Main bölgesi muhabiri olarak işe aldı. İlk etapta deneme süresiyle ve yarım maaşla. Böylece “Günaydın” adlı bulvar gazetesi için ülkeyi dolaşıyor, haber yapıyor, fotograf çekiyor, kısa süre sonra başka gazete ve dergiler için de çalışıyordum. Bir süre sonra Mainz Tiyatrosu’nda da fotografçı olarak görev aldım. Sahneye çıkmama izin verilmeyen yerde fotograf çekiyordum.

Kısa bir zaman sonra yaptığım işler ses getirmeye başlayınca, çalıştığım kurumlar benden Almanya’daki Türklerin nasıl yaşadıkları, nasıl ibadet ettikleri, boş zamanlarında ne yaptıkları ve benzeri konularda araştırma yapıp yazı yazmamı istediler. Böylece 1970’li yılların sonlarına doğru ülke insanımın Almanya’da nasıl yaşadıkları hususunda izlenim edinmeye başladım. Şaşırmıştım. Hem de haddinden fazla. Çünkü Almanya’da çalışan Türkleri sadece yıllık izinlerini geçirmek için İstanbul’a geldiklerinde görüyordum. Orada oldukça şık ve modern bir görünüm sergiliyor, zengin bir izlenim veriyorlardı.

Ancak Almanya’da gördüklerim çok daha farklıydı. Kimi Türkler burada adeta en aşağıdaydı. En kötü evlerde oturuyor, en kötü işlerde çok az bir ücret karşılığında çalışıyorlardı. Elbette bakımlı ve temiz giyimli olanları, iyi işlerde çalışanları da vardı. Bilhassa erkekler elbiseleri, şapkaları, kravatları ve şemsiyeleriyle oldukça şıktı. Hazır elbise almıyor, Türkiye’de diktirdikleri elbiseleri giyiyorlardı.

Türk misafir işçiler 1961 yılından başlayarak Türkiye’nin her bölgesinden Almanya’ya gelmişlerdi. Bunların çoğu mesleksiz olarak, zeka ve beceriden çok kol ve omuz gücü gerektiren döküm, boya, inşaat ve benzeri işlerde çalışıyordu. Az buçuk Almanca bilenler ise Grundig, Opel, Daimler gibi büyük firmaların üretim bantlarında çalışıyorlardı.

Yaşam hikâyelerini yazmak istediğim çoğu işçiyle erkek yurtlarında karşılaştım. Yurtlar genellikle işveren firmalara aitti. Her işçinin bir odası olur, mutfak ve banyolar diğer işçilerle müşterek kullanılırdı.

Türk misafir bir işçinin dış piyasada kiralık bir ev bulması hemen hemen imkânsızdı. Çoğu kiralık ev ilanlarında “Sigara içenlere ve yabancılara verilmez!” diye özellikle belirtilirdi. Yurtları ziyaretlerimde sadece orada oturanların değil, oturdukları mekânların da fotograflarını çektim. Ancak objektifime takılan çoğu kareyi insan onurunu zedeleyici bulduğumdan hiçbir zaman başkalarıyla paylaşmadım, hiçbir yerde yayımlamadım. Hep merak etmişimdir: Acaba misafir işçiler Almanya’ya gelirken böylesi mekânlarda yaşam süreceklerini düşünmüşler miydi?

Şark’ta bir söz vardır: “Kısmet.” “Nereye gidersen git, olan olacaktır!” Şark insanı için kısmet büyük bir teselli kaynağıdır. İnsanlar yaşam koşullarını kısmet ve kaderleri olarak algılamışlardı. Almanya’ya gelen ilk kuşak insanlar gösterişten uzak ve oldukça mütevaziydi. Gerçekte bu ülkeye çok faydaları dokundu. Federal Almanya’nın 60 yıllık geçmişinin neredeyse 50 yılında onlar da var. Bu ülkeyi Almanlarla birlikte yeniden yapılandırdılar. Bu yüzden Türk misafir işçiler bu ülkenin dayanak ve destekçileri olarak kendilerini hep huzurlu ve gururlu hissettiler. Evlerinin duvarlarını ya politik söylem ve sloganlarla ya da Willy Brandt, Helmut Schmidt gibi politik idollerin fotograflarıyla süslediler.

2009 yılının başlarında yabancıları bir kez daha evlerinde görüntüledim. Ancak bu defa, sanki düşüncelerini ifade etmek istemezcesine, politikaya boşvermişçesine, odalarının duvarlarını bomboş buldum. Tam olarak bilmiyorum ama bunun nedenini tahmin etmek oldukça güç. Sorup soruşturmak ise çok daha güç.

1980 öncesi yıllarda Türk misafir işçilerin evlerinde dikkat çeken bir şey daha vardı. Evlerinde kullandıkları eşyalar tek tek parçalardan ve kullanılmış mobilyalardan oluşurdu. Bu sebepsiz değildi. Bir gün kesin dönüş yapmayı kafalarına yerleştirdiklerinden, fazla açılıp saçılmadan, “bir yıl daha, bir yıl daha” geçirmek umuduyla hep bu şekilde yaşamayı tercih etmişlerdi.

1980’li yılların başından itibaren her şey değişmeye başladı. Yönetime Helmut Kohl geçti. Çalışma Bakanı Norbert Blüm iş ve çalışma yasalarını tümden değiştirdi. Bundan sonra iş yerleri hızla makineleşmeye, işleri robotlar yapmaya başladı. Sermaye sınıfı sürekli yeni teknolojiler üretiyor, ürettiği bu yeni teknolojilerle üretimi hem hızlandırıyor hem de kolaylaştırıyordu.

O yıllarda teknolojinin önü öyle açıldı ki sermaye sınıfının kol gücünü kullanmaya ihtiyacı kalmadı. Bu değişim beraberinde işsizliği getirdi. İşsizlikten en fazla, yaşları bir hayli ilerlemiş ve kol gücünden başka bir sermayesi olmayan mesleksiz insanlar etkilendi. O yıllarda benim için de çok şey değişmişti. Kendi fotograf atölyemi açmıştım ve artık kendim için çalışıyordum. Artık işçilerle röportaj yapmıyor, reklam afişleri için fotograflar çekiyordum.

Oyuncu olma rüyasından vazgeçmiştim artık. Çünkü böylesi bir mesleği icra etmek için doğru zamanda ve doğru mekânda bulunmak gerekiyordu. Öyle anlaşılıyor ki o yıllarda Mainz ve Mannheim benim bu hayalim için doğru mekânlar değildi. Ancak bir kez olsun sahneye çıktım. 2003 yılında, tiyatro akademisinden tanıdığım bir arkadaşla bir kabarede “Einmal Türke, immer Türke!” adlı bir oyunda oynadım.

Bugün hâlâ Türklerin fotograflarını çekmem için teklifler almaktayım. Benim kaderim misafir işçiler, onların çocukları ve torunlarıyla ilişkili.

Bilgi: Bu söyleşi, "Kismet vor der Kamera" adı altında Der Spiegel dergisinde yayınlanan aslından alınmış ve özeti çıkarılarak bu sütunlara aktarılmıştır!.

Söyleşi: Solveig Grothe - Mehmet Ünal

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net| www.kosektas.com l İletişim: kosektas@kosektas.com

 Son Güncelleme: 1 Mayıs 2026
19 Mayıs

Portre
MKY

19 Mayıs’ın Anlamı, Önemi ve Bugünün Toplumsal Duyarsızlığı


19 Mayıs, bir halkın kendi kaderine sahip çıkma iradesinin tarihsel simgesidir. Ancak bu günün taşıdığı anlam, yalnızca geçmişteki bir diriliş anısına değil, bugünün toplumsal ruh hâline de ayna tutar. Çünkü bir ulusun geleceğe bakışı, gençliğine verdiği değerle ölçülür; gençliğin geleceğe bakışı ise içinde yaşadığı toplumun duyarlılık kapasitesiyle.

Bugün Türkiye’de 19 Mayıs’ın ruhunu zayıflatan en önemli sorunlardan biri, giderek yaygınlaşan toplumsal duyarsızlıktır. Bu duyarsızlık, kendiliğinden ortaya çıkmış bir hâl değildir; uzun yıllar boyunca çeşitli kültürel, siyasal ve sosyal mekanizmalarla üretilmiş, beslenmiş ve normalleştirilmiştir.

🔘 Duyarsızlığın Kaynağı: Toplumsal Baskı ve “Ne Gerek Var” Kültürü

Günümüz gençliği, çoğu zaman “ne gerek var”, “boş ver”, “karışma”, “başını belaya sokma” gibi söylemlerle çevrelenmiş bir kültürel atmosferde büyüyor. Bu atmosfer, bireyin toplumsal meseleler karşısında sorumluluk hissetmesini değil, geri çekilmesini teşvik ediyor. Böylece gençler, potansiyellerini toplumsal dönüşüm için kullanmak yerine, kendilerini korumaya odaklanan bir sessizliğe itiliyor.

Bu sessizlik, yalnızca bireysel bir tercih değil; çevre baskısının ve toplumsal normların ürettiği bir davranış biçimi. Gençlerin sorgulama, eleştirme ve yenilik arama kapasitesi, çoğu zaman “uyumsuzluk” ya da “tehlike” olarak etiketleniyor. Oysa 19 Mayıs’ın ruhu tam da bu sorgulama cesaretinde saklıdır.

🔘 Kültürel İklim ve Değerler Üzerindeki Baskı

Toplumun bazı kesimlerinde uzun yıllardır güçlenen muhafazakâr ve din merkezli söylemler, kamusal alanın nasıl algılandığını da dönüştürdü. Bu dönüşüm, kimi zaman gençliğin dinamizmini, yaratıcılığını ve özgür düşünme kapasitesini gölgeleyen bir davranış kalıbı üretti:
Toplumsal meselelerden uzak durmak, eleştirel düşünceyi geri plana itmek ve bireysel sorumluluğu yalnızca kişisel ahlak çerçevesine indirgemek.

Bu durum, 19 Mayıs’ın temsil ettiği kamusal sorumluluk, toplumsal dayanışma ve özgür yurttaşlık bilincinin zayıflamasına yol açıyor. Gençlik, kendisine emanet edilen geleceği şekillendirmek yerine, çoğu zaman toplumun dayattığı dar bir çerçevede hareket etmeye zorlanıyor.

🔘 19 Mayıs’ın Bugüne Söylediği

Tüm bu süreçler, 19 Mayıs’ın anlamını daha da kritik hâle getiriyor. Çünkü 19 Mayıs yalnızca bir tarih değil; toplumsal duyarlılığın yeniden inşası için bir çağrıdır.
Bugünün gençliğinin ihtiyacı, geçmişi tekrarlamak değil; geçmişin ruhunu bugünün koşullarında yeniden üretmektir. Bu da ancak:

➡️ sorgulayan,
➡️ katılan,
➡️ sorumluluk alan,
➡️ korkmadan düşünen,
➡️ toplumsal baskıya rağmen ses çıkarabilen

bir gençlik kültürüyle mümkündür.

19 Mayıs’ın gerçek mirası, gençlere “itaat etmeyi” değil, kendi akıllarıyla düşünmeyi, kendi vicdanlarıyla karar vermeyi ve kendi geleceklerini kurmayı öğretmesidir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası