• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi6
Bugün Toplam447
Toplam Ziyaret855134
Nofretete


Berlin’in Mona Lisa’sı…
Sanki daha da güzel, sanki daha mükemmel.

Kireç ve alçı karışımı bir harçla M.Ö. 14. yüzyılda (yaklaşık 3350 yıl önce) yapılmış bu büstü ölümsüz kılan, Nil’in kraliçesi, heybetli firavun Akhenaton’un eşi Nefertiti’nin güzelliğinden çok, onu yaratan heykeltıraş Thutmosis’in maharetidir kuşkusuz.

Büstle ilgili aşağıda aktardığımız bilgi, 2012 yılında büstün bulunuşunun 100. yılı dolayısıyla “Im Licht von Amarna” adı altında Berlin’de gerçekleştirilen bir serginin kitapçığından alınmış olup Almanca aslından Türkçeye çevrilmiştir.

Alman arkeolog Ludwig Borchardt, büstü çöl kumları arasından bulup çıkardığında anı defterine kısaca şunları yazmış:
“Renkler – henüz yeni sürülmüş gibi – taptaze. Olağanüstü bir çalışma. Kelimeler yetmez, görmek gerekir!”

Büstün Mısır’a iadesi için bugüne dek yapılan girişimler sonuç vermemiş ve eser Berlin’de kalmış. Ancak bu, büst için verilen mücadelenin sona erdiği anlamına gelmiyor. Berlin Müzeler Müdürlüğü ve Alman Dışişleri Bakanlığı, 1912 yılında yapılan kazıların ruhsatlı olduğunu ve büstün Almanya’ya tamamen yasal yollarla getirildiğini savunurken; Mısırlı arkeologlar ise büstün gerçek yerinin Tell el-Amarna Bölgesi olduğunu ve bu nedenle iade edilmesi gerektiğini belirterek mücadelelerini sürdürüyorlar.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Kül Hüyüğü

Geçtiğimiz yazın en sıcak günlerinden biriydi. O gün aslında epeyce geç bir saatte çıktık yola. Komşu köyün üzerinden yükselen güneş, çok kısa bir zamanda kızıl topraklı tepenin üzerindeki bağların üzüm yapraklarını ısıtmaya başlamıştı. Son bir iki gündür insanı yerinden sıçratan şimşekler eşliğinde bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla ıslanan bağ yollarındaki çamurlar henüz tam kurumamıştı ama insanın ayağına da yapışıp kalmıyordu.

Ankara-Kayseri karayolunun vızır vızır işlek trafiğinden karşı tarafa geçip, köyden üç kilometre uzaklıktaki bu yol kenarında epeyce uzun bir zaman önce tek başına yaşayıp ölen Deliağa'nın eski evinin bulunduğu yere geldiğimizde neredeyse öğle olmuştu.

Henüz, kuşların, kurbağaların ve bulutların peşinde koşan, bugünden o günlere baktığımda -kabul ediyorum ki- epeyce de yaramaz bir çocuk olduğum zamanlarda, şosenin kenarına kadar gelip çalıların arasında sığırcık kovalardık. Şosenin öbür tarafında bulunan, Deliağa öldükten sonra terk edilen evinin damının üzerinde dolaşıp çoğu kırılmış camlarının kalanlarını da kırmışlığımız vardır. Şimdi evin tamamı toprak altında kalmış, üzerini otlar bürümüş, kerpiçten ve taştan duvarları üst üste yıkılıp küçücük bir tümsek olmuştu. Belki elli, belki yüz yıl sonra Deliağa'yı ve onun köylüsüne küsüp buralara kendini atmasını, ülkenin en işlek karayollarından birisinin kenarına yaptığı bu evde kalan ömrünü tamamlamasını hatırlayan kalmadığında, gelen geçenin merakla baktığı, definecilerin köşe bucak kazdığı bir höyük olacak bu ev de.

Deliağa'nın evinin bulunduğu yere en fazla iki kilometre uzaklıkta bulunan Kül Höyüğü de bozkırda, Kalaba'dan Kırşehir'e kadar uzanan düz ovadaki sayısız höyükten birisidir.

Çocukluğumda, Deliağanın evinin bulunduğu bu küçük tepeciğin ötesine, kuzey yönündeki uçsuz bucaksız ovaya hiçbir zaman gitmemiştim. O ova bitmez tükenmez gibi gelen buğday tarlaları, Sadık Köyü’ne ve ondan daha da ilerideki göçmen köyü denilen yere, ovanın puslar içerisinde belli belirsiz görünen sınırına kadar uzanırdı. Upuzun kavak ve söğüt ağaçlarının kümelendiği bir yeşilliğin tam ortasında yükselen höyüğü bu yaşıma kadar hep merak etmişimdir.

Höyük, incecik bir derenin yakınında yarım küre şeklinde yerden fışkırmış gibi görünür. Etrafı benim çocukluğumda da bugün de buğday, pancar, yulaf ve fiğ ekili tarlalarla çevrilidir. Yılların merakını tepemizde güneşin acımasızca ovayı kavurduğu o sıcak yaz günü giderip, gizemli höyüğe gittik.

Yürüyüş yolumuzda pancar tarlalarının ortasında çapa yapan Suriyeli mültecilerle merhabalaştık uzaktan. Onların yol kıyısında oynayan güleç yüzlü çocuklarıyla bir iki kelime konuşmaya çalıştık. Meraklı bakışlarına, sıcak gülücüklerine gülerek karşılık verdik, “biz dostuz” dedik. Yurdundan ayrı düşmüş, ürkek, gariban, insanın yüzüne her daim korku ile bakan ama yine de güleç yüzlü olmayı unutmayan mülteciler, karakılçık buğdayı rengi tenleriyle buranın toprağına, bu toprağın insanlarına çok benziyorlardı.

Kül höyüğünün dikenlerle, yabani otlarla kaplı dik yamacını kaymamaya dikkat ederek tırmandık. Bir evlek kadar olan düz tepesinde çakırdikenler, beyaz çiçekli zambaklar, gelincikler ve adını bilmediğimiz onlarca çeşit bozkır bitkisi vardı. Zemini eşeledikçe un gibi, kül gibi incecik bir toprak toz halinde elinize geliyordu. Adını da buradan alıyordu sanırım...

Höyüğün dibindeki tarlada yeni biçilmiş yulafları traktörlere yükleyen komşu Kayaltı köyünden olduğunu öğrendiğimiz iki köylüye sorduk höyüğün adının öyküsünü, ‘bilmiyoruz’ dediler. Höyük çevresinde tarlaları olan Kızılağıl köyünden birisine denk geldik dere kenarında. Ona da sorduk höyüğü. O da; “Valla bilmiyom hemşerim! Adı nerden gelmiştir hiç merak etmedim açıkçası” dedi.

Anadolu köylüsü böyledir işte. Bir ömür yaşayıp gittiği yerdeki höyüğün öyküsünü, dağının, köyünün, ovasının adının nereden geldiğini pek merak etmez. Sadece İç Anadolu'ya özgü de değildir bu garip "meraksızlık" hali. Ege'de, Karadeniz'de, Doğu'da Kürt illerinin hemen hepsinde şaşırarak şahit oldum buna benzer örneklere.

Aydın Alangüllü de bütün ağaçları kurumuş, sapsarı geçmiş bir zeytin bahçesinin dibindeki JES şirketinin arkasında görünen sarp tepenin adını söyleyememişti zeytinliğin sahibi. Yine, Pınarhisar Kuyucak taraflarında, uzakta mavi bir sisin içinde mor beyaz kayalıkları hayal meyal görünen dağın adını sormuştum bir köylüye. Gözlerini belerterek dağa dikip düşünmüş düşünmüş, “valla ben de bilmiyoru bilader...” demişti, elini “n'apcan adını?” gibisinden sallayarak!..

Karadeniz'de, Fatsa Ünye arasında, eskiden fındıklık olan, o zamanlar altın madeni işletmesi için ağaçlarının kesilmesine yeni başlanan dağın (ki şimdiki halini görmeye yürek dayanmaz) adını sorduğum bir köylü kadın da benzer şeyler söylemişti: “Dağ işte adı, dağ...”

Sarı sıcağın altında tırmandığımız kül höyükten ovayı seyrettik on dakika mola verip. Henüz yeşil sapları üzerinden güneşe gülen ayçiçekleri, artık biçilme zamanı gelmiş buğdaylar, git gide sarıya dönen nohut tarlası ve ileride boş bırakılmış bir tarlada özgürce serpilip boy veren mor menekşelerle göz alabildiğine yayılmıştı bozkır.

Öğle sıcağında yine yürüyerek döndük köye. Kül höyük merakından bize söğüt gölgesi altında yenen zeytin ve peynir tadı, gözlerinin içi gülen güzelim mülteci çocukları ve yüzümüzde, alnımızda, vücudumuzun giysi altına gizleyemediğimiz her noktasında peydahlanan güneş yanıkları kaldı.

Özer AKDEMİR,

5 Eylül 2021

  
1920 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Resim Tanıtım Köşesi

Norman Rockwell
Before the Date l 1949

Norman Rockwell’in bir buluşma öncesi ritüelini tasvir etmesi, II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı ağırlığından sonra insanların yeniden gündelik hayata tutunma çabasını gösteriyor. Savaşın sona ermesinden sonra, genç bir kadınla genç bir erkeğin ayna karşısında hazırlanmaları, sıradanlığın geri dönüşünü, normal hayatın yeniden kurulabilirliğini simgeliyor.
The Saturday Evening Post


Bu sahne, Norman Rockwell’in gündelik hayatın içindeki insanları büyük bir incelikle gözlemleyen yaklaşımını hatırlatıyor. Görsel iki ayrı mekânı yan yana getirerek, birbirinden uzak ama aynı anda birbirine bağlı iki karakterin hazırlık ritüellerini gösteriyor.

Sol tarafta, genç bir kadın aynanın karşısında saçlarını düzeltirken görülüyor. Odanın dekoru, duvardaki desenli kâğıt, çerçeveli portre ve şifonyerin üzerindeki eşyalarla birlikte, Rockwell’in modellerini özenle seçme alışkanlığını çağrıştırıyor. Kadının arkasında asılı duran elbiseler ve odanın düzeni, onun özenli bir yaşam sürdüğünü hissettiriyor. Yüzü tam görünmese de, Rockwell’in Beverly Walters için söylediği “O gerçekten çok tatlı” cümlesi burada da geçerli olabilecek bir duygu yaratıyor: genç kadın, aynaya dönük haliyle zarif, sade ve içten bir güzellik taşıyor.

Sağ tarafta ise bir genç adam, tıpkı Rockwell’in Fred Beilfus’tan ilham aldığı kovboy figürü gibi, aynanın karşısında saçını tararken görülüyor. Odanın atmosferi daha sade, daha kırsal: şifonyerin üzerindeki dağınık eşyalar, duvara asılı şapka, köşedeki saat ve küçük objeler, Rockwell’in Snedden Çiftliği’ndeki yatakhane köşesini resmetme biçimini anımsatıyor. Genç adamın duruşunda, hem günlük hayatın sıradanlığı hem de yaklaşan bir buluşmanın heyecanı seziliyor.

İki sahnenin ortak dili

Her iki figür de birbirlerinden habersiz, kendi aynalarının karşısında hazırlanıyor. Bu paralellik, iki ayrı dünyanın aynı duygu etrafında birleştiğini gösteriyor:

Bir buluşmanın öncesindeki tatlı telaş, özen ve umut.

Kadının odasındaki yumuşak ışık ile erkeğin odasındaki daha sert, kırsal atmosfer arasındaki karşıtlık, Rockwell’in iki karakteri farklı çevrelerde konumlandırarak aralarındaki bağı daha da görünür kılma yöntemini çağrıştırıyor. Her iki sahne de, izleyiciyi bu iki kişinin birazdan kesişecek hayatlarına tanıklık etmeye davet ediyor.

Bilgi: The Saturday Evening Post arşivlerindeki bilgilerden hareketle, Norman Rockwell’in Before the Date (1949) adlı eserine ilişkin kurgusal bir betimlemedir. kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası