"Milliyetçilik zihnimizi küçültür; hatta kalbimizi de küçültür."¹
Bu ifade ilk bakışta milliyetçiliğe yöneltilmiş sert bir eleştiri gibi görünse de, aslında insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin doğasına dair daha temel bir sorgulamaya işaret eder. Buradaki mesele, kişinin milletini sevip sevmemesi değil; kendisini ve diğer insanları hangi çerçevede tanımladığıdır.
İnsan dünyaya çeşitli aidiyetlerin içine doğar. Bir aileye, bir dile, bir kültüre ve bir tarihe ait olarak yetişir. Bu aidiyetler kimliğin vazgeçilmez parçalarıdır. Ancak insanı bütünüyle açıklamazlar. İnsan yalnızca ait olduğu millet değildir; aynı zamanda bir birey, bir yurttaş, bir dost, bir ebeveyn ve kendi hikâyesinin öznesidir. Bu nedenle insan kimliği tek katmanlı değil, çoğul ve çok boyutlu bir yapıya sahiptir.²
Milliyetçiliğin en sorunlu yönlerinden biri, bu karmaşık kimliği tek bir aidiyete indirgeme eğilimidir. İnsan kendisini öncelikle ve yalnızca bir grubun üyesi olarak tanımlamaya başladığında, dünya da giderek daha basit kategorilere ayrılır. Böylece bireylerin özgün hikâyeleri görünmez hâle gelir; yerlerini kolektif etiketler alır. Dünya artık farklı insanların yaşadığı karmaşık bir alan olmaktan çıkar, "biz" ve "onlar" şeklinde okunmaya başlar.³
İşte zihnin küçülmesi burada başlar.
Bu küçülme bilgi eksikliğinden değil, bakış açısının daralmasından kaynaklanır. İnsan yalnızca kendi çevresinin, kendi halkının veya kendi kültürünün hikâyelerini dinlediğinde, hayal gücü ve düşünsel ufku da daralmaya başlar. Oysa farklı hayat deneyimleriyle temas etmek, bireyin hem dünyayı hem de kendisini daha derin biçimde anlamasına katkıda bulunur. Elif Şafak'ın ifade ettiği gibi, yalnızca kendimize benzeyen insanlarla çevrili olduğumuzda hayal gücümüz kuruyabilir ve insanlık duygumuz zayıflayabilir.⁴
Bu durum yalnızca entelektüel değil, aynı zamanda ahlaki bir meseledir.
Çünkü daralan zihin çoğu zaman daralan bir empati alanını da beraberinde getirir. Kişi kendi grubunun acılarına duyarlılık gösterirken başka grupların yaşadığı acıları daha az önemsemeye başlayabilir. Böylece merhamet evrensel bir değer olmaktan çıkar ve aidiyet sınırları içerisinde dağıtılan seçici bir duyguya dönüşür.⁵
Kalbin küçülmesi tam da budur.
Bir insanı artık yalnızca insan olduğu için değil, ait olduğu grup üzerinden değerlendirmek. Bir çocuğun gözyaşını milliyetine göre anlamlandırmak. Bir hayatın değerini kimlik kategorileri üzerinden ölçmeye başlamak.
Oysa etik düşüncenin önemli bir kısmı, insanın değerinin herhangi bir kolektif aidiyetten önce geldiğini savunur. İnsan hakları fikri de tam olarak bu varsayıma dayanır. İnsan olmanın değeri, milliyetin, etnik kökenin veya inancın ötesindedir. Bu nedenle başkalarının hikâyelerine kulak verebilmek yalnızca kültürel bir erdem değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.⁶
Bu noktada sanat ve edebiyat özel bir önem kazanır. Romanlar ve hikâyeler yalnızca estetik ürünler değil, aynı zamanda empati araçlarıdır. Edebiyat, insanı kendi sınırlarının dışına çıkararak başka hayatların içerisine davet eder. Hiç tanımadığımız insanların korkularını, özlemlerini ve umutlarını anlamamıza yardımcı olur. Böylece ulusal, kültürel ve dinsel sınırların ötesinde ortak insanlığımızı hatırlatır.⁷
Dolayısıyla milliyetçiliğin tehlikesi, insanlara ülkelerini sevdirmesi değildir. Sorun, insanın kendisini yalnızca o ülkeye ait bir kimlik üzerinden tanımlamaya başlamasında ortaya çıkar. Çünkü insan yalnızca kendi hikâyesini dinlediğinde zihni daralır; yalnızca kendi grubunun acısını önemsemeye başladığında ise kalbi daralır.
Sonuçta mesele milliyetçilikten daha büyük bir soruya dönüşür:
Kendimizi yalnızca bir millete ait bireyler olarak mı göreceğiz, yoksa ortak bir insanlığın üyeleri olarak da tanımlayabilecek miyiz?
Bu soruya verilecek yanıt, sadece siyasi görüşlerimizi değil; düşünsel ufkumuzu, ahlaki duyarlılığımızı ve başkalarıyla kurduğumuz ilişkinin niteliğini de belirleyecektir.
Dipnotlar
1. Elif Şafak, “That's what nationalism does to us. It shrinks our minds, and I think it shrinks our hearts as well.” Intelligence Squared konuşması.
2. Elif Şafak, The Revolutionary Power of Diverse Thought (TED Talk, 2017); ayrıca bkz. Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, 1998.
3. Amartya Sen, Identity and Violence: The Illusion of Destiny, 2006; ayrıca Elif Şafak'ın kimlik politikalarına ilişkin değerlendirmeleri.
4. Elif Şafak, TED konuşmasında insanların yalnızca kendilerine benzeyen kişiler arasında yaşadıklarında hayal güçlerinin ve insanlık duygularının zayıflayabileceğini belirtir.
5. Bu yorum, Elif Şafak'ın empati ve ötekilik üzerine düşüncelerinden hareketle geliştirilmiştir. Ayrıca bkz. Martha Nussbaum, Political Emotions, 2013.
6. Hannah Arendt, The Human Condition, 1958; Martha Nussbaum, Cultivating Humanity, 1997.
7. Elif Şafak, edebiyatın kültürel ve toplumsal sınırları aşarak insanlar arasında bağ kurduğu fikrini çeşitli konuşmalarında savunmuştur.
Milliyetçiliğin Daralttığı Dünya l 13.10.2026