Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam2
Toplam Ziyaret835497
Öteki Çanakkale

Çanakkale Savaşları`nın yıldönümlerini, toplumu sarmalayan şiddet kültüründen uzaklaşmak için; yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının dillendirildiği
günlere dönüştürmeliyiz!

Hacı ÇÖL

Son günlerde sitemizde Çanakkale Savaşları’yla ilgili tartışma yazılarını ilgiyle izliyorum. 18 Mart yaklaştıkça konunun daha da güncel hâle geleceğini düşünüyorum.

Genel kabul, 18 Mart’ın savaşın başlangıcı olduğudur. Oysa İngiliz birlikleri 19 Şubat 1915’ten itibaren bir ay boyunca Seddülbahir ve Kumkale mevkilerini bombalamıştı. Çanakkale Savaşı’nı bütün olarak değerlendirdiğimizde başlangıç tarihinin 19 Şubat olması gerekir.

Ortaokul Sosyal Bilgiler öğretmenim Köksal Altun (Köksal Hoca), tarihi “sebepler, olaylar ve sonuçlar” üzerinden incelememiz gerektiğini öğretmişti. Ne iyi öğretmiş; kendisini saygıyla anıyorum. Bu bakışla Çanakkale Savaşı’na döndüğümüzde önce şu soruyu sormalıyız: Bu savaş neden yapıldı? İlk akla gelen yanıt “düşmanlar yurdumuzu ele geçirmek istiyordu” olur. Evet, İtilaf Devletleri bunu istiyordu; ancak asıl hedefleri boğazları geçip Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Bu arada Enver Paşa’nın iki Alman gemisine Osmanlı bayrağı çektirerek Karadeniz’e çıkması ve Rus limanlarını bombalamasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmişti. Savaşlardan yorgun düşmüş bir halkı yeni bir felaketin içine atan İttihatçıların temel motivasyonu ise Turan ülküsüdür. Mustafa Kemal’in o yıllarda düşünsel olarak İttihatçılardan ayrıldığını da belirtmek gerekir.

Birinci Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürerken kendimizi savaşın içinde bulduk. Yıllardır süren Rus savaşları (93 Harbi), Balkan Savaşları, Trablusgarp, Suriye ve Mısır cepheleri derken hem askerî hem ekonomik olarak tükenmiştik. Ordu yıpranmıştı. Çanakkale için yeniden seferberlik ilan edildi; eli silah tutan herkes askere alındı. Bu insanların çoğu asker değil; öğretmen, doktor, esnaf, tüccar gibi ülkenin aydın ve üretken kesimleriydi.

Savaş yaklaşık bir yıl sürdü. Her iki taraftan yüz binlerce insan hayatını kaybetti. Bu cümleyi söylemek kolay; oysa her birinin bir ailesi, bir hikâyesi, geride bıraktığı bir yaşam vardı. Savaşın yarattığı psikolojik yıkım da cabası.

Bugün rahat koltuklarımızda otururken o insanların yaşadıklarını anlamaya çalışmak, onlarla empati kurmak ve hak ettikleri saygıyı içimizde duyumsamak belki de yapabileceğimiz en anlamlı şeydir. Karşı cephelerde savaşan, adını sanını bilmediği insanlarla ekmeğini paylaşan askerlerin onuru, savaşın ne kadar gereksiz olduğunu bize gösteriyor.

Savaş bittiğinde Çanakkale geçilememişti. Yokluklar içinde mevzilerini savunan insanlar, kendilerinden kat kat büyük ordulara boyun eğmedi. Başta Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal olmak üzere hepsini rahmet ve şükranla anıyoruz. (Annemin dedesi de Çanakkale’de kalmış; künyesi bile gelmemiş.) Evet, Çanakkale geçilemedi. “Savaş kazanıldı” demiyorum; çünkü yüz binlerce insanın öldüğü bir savaşın kazananı olamaz. İtilaf Devletleri İstanbul’a ve oradan Karadeniz’e ulaşamadı. Bunun sonucunda tarihin akışını değiştiren gelişmeler yaşandı: Rusya’da Çarlık rejimi yıkıldı, Ekim Devrimi gerçekleşti. Bu durum Kurtuluş Savaşı sırasında bizi oldukça rahatlattı. Aksi hâlde doğu cephesinde Ruslarla da savaşmak zorunda kalmak, Kurtuluş Savaşı’nın seyrini öngörülemez bir noktaya sürükleyebilirdi.

Çanakkale Savaşı’na yalnızca “vatan savunması” gözüyle bakmak yanıltıcı olabilir. Savaş sonunda başkent kurtulmuştu; ancak birkaç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edildi. İngiliz gemileri boğaza demirledi, sokaklar yabancı askerlerle doldu. Uğruna onca insanımızı kaybettiğimiz bu ülkede, İstanbul’un fiilî işgaline karşı tek bir kurşun bile atılmadı. Bu açıdan bakınca, Çanakkale’de savaşan insanlara haksızlık etmiş oluruz. “Bunca çaba boşa mı gitti?” demek kolaydır ama eksiktir.

Çanakkale Savaşları’nın yıl dönümlerini, genç kuşaklara “şehit olmanın erdemi”nin anlatıldığı, ölümün ve öldürmenin yüceltildiği günler olmaktan çıkarmalıyız. Bunun yerine, toplumu saran şiddet kültüründen uzaklaşmak için yaşamın, kardeşliğin, yurt ve dünya barışının öne çıkarıldığı günlere dönüştürmeliyiz. Ancak o zaman, uğruna onca can verdiğimiz bu güzel yurdu gerçekten yaşanır kılabiliriz.

Hacı ÇÖL - Kırşehir,  11.3.2006, 22:00

Anasayfa

www.kosektas.net



 Resim l Musa Kâzım Yalım l Çoraklıktan Sivri'ye Hayali Bakış l 1955

Yeryüzü hiçbir yerde Köşektaş’taki kadar uçsuz bucaksız değildir!
Oradaki düzlükler, pınarlar, çayırlar, bayırlar, koruluklar aklımda kaldığı gibi mi hâlâ, görmek istiyorum. Kırların havasını solumak, koca yolda yürümek, dere boylarında gezmek, kavaklıkların ve harman yığınlarının gölgesinde oturmak istiyorum.

Musa Kâzım Yalım

KAYBOLAN KÖYLER

Hacıbektaş’a bağlı köylerin nüfus verileri, yalnızca bugünün demografik tablosunu değil, Anadolu’nun son yüzyılda geçirdiği büyük dönüşümün izlerini de görünür kılıyor. Her rakam, bir evin ışığını, bir göç yolculuğunu ya da bir belleğin inatla ayakta kalışını fısıldıyor.

KOSEKTAS.NET

Hacıbektaş’a Bağlı Köyler: Bir Yüzyıllık Sessiz Dönüşümün Aynası

Grafik: Hacıbektaş’ta nüfusun yıllar içindeki değişimi ve cinsiyete göre dağılımı

Hacıbektaş'a bağlı köylerin nüfusları açıklandı. İlk bakışta sıradan bir istatistik gibi görünen bu tablo, aslında Anadolu’nun son yüzyılda yaşadığı büyük dönüşümün küçük bir haritası. Her bir rakam, yalnızca bir haneyi değil; bir göç hikâyesini, bir ekonomik kırılmayı, bir kültürel çözülmeyi, bir direnişi ya da bir vazgeçişi anlatıyor.

Bu yüzden bu listeye bakarken yalnızca bugünü değil, dünün izlerini ve yarının ihtimallerini de okumak gerekiyor.

KöylerToplamKadınErkek
Karaburna982490492
Kızılağıl572282290
Kayaaltı 469220249
Köşektaş355191164
Avuç  227110117
Büyükburnağıl21399114
İlicek 211105106
Hasanlar20711394
Aşağıbarak19710988
Sadık1818497
Belbarak164 8480
Tepesidelik1296960
Başköy124 4777
Yenice1215764
Büyükkışla1135855
Çiğdem1126349
Karaburç1115358
Akçataş964056
Mikail 954649
Yeniyapan943955
Hıdırlar924547
Killik844935
Büyükkayı743341
Aşıklar603930
Karaova672740
Kütükçü583127
Yurtyeri552530
Kayı 532429
Anapınar50   2525
Çivril482028
Tablodaki köyler, sahip oldukları nüfusa
göre büyükten küçüğe sıralanmıştır.

Karaburna’nın 982 kişilik nüfusu, bir köyün hâlâ canlı kalabildiğini gösteriyor. Bu canlılık tesadüf değil.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan:

➡️ Köy Enstitüleri politikası
➡️ tarımsal kooperatifleşme girişimleri
➡️ kırsal altyapı yatırımları

gibi adımlar, bazı köylerde hâlâ yankı buluyor. Karaburna gibi köyler, bu tarihsel birikimin son temsilcileri.

Çivril’in 48 Kişilik Sessizliği: Göçün Uzun Gölgesi

Listenin sonunda yer alan Çivril’in 48 kişilik nüfusu ise başka bir hikâye anlatıyor:

1960’lardan itibaren hızlanan iç göçün, tarımın makineleşmesinin, küçük üreticinin çözülmesinin, gençlerin büyük şehirlere yönelişinin hikâyesi.

Bir zamanlar harman yerinde toz kalkarken, şimdi yalnızca birkaç evin bacası tütüyor. Bu yalnızlık, yalnızca Hacıbektaş’ın değil, bütün Anadolu’nun kaderi hâline geldi.

Cinsiyet Dengesi: Göçün Yönünü Ele Veren Sessiz Bir İşaret

Toplam nüfusta kadın–erkek oranı dengeli görünse de köy bazında farklılıklar dikkat çekiyor.

Bu farklılıklar, tarihsel olarak:

➡️ Kadınların köyde üretimi sürdürmesi,
➡️ 1980 sonrası genç kadınların eğitim ve iş için kentlere yönelmesi

gibi süreçlerin izlerini taşıyor.
Demografi, bazen tarihin en dürüst anlatıcısı oluyor.
Nüfusun % 60’ı Sadece 10 Köyde: Kırsalın Daralan Coğrafyası

Bugün nüfusun büyük bölümü yalnızca 10 köyde toplanmış durumda.
Bu, 1960’lardan itibaren yaşanan büyük kırılmanın sonucudur:

➡️ tarımın gelir kaynağı olmaktan çıkması,
➡️ küçük köylünün piyasa karşısında güçsüzleşmesi,
➡️ gençlerin eğitim için köyden kopması,
➡️ köy okullarının kapanması,
➡️ köylerin idari olarak mahalleye dönüştürülmesi

gibi adımlar, kırsalın çeperini daralttı.
Bugün 70 nüfuslu bir köy, aslında 1970’lerin 300 nüfuslu köyünün gölgesidir.

Küçük Köyler: Bir Zamanın Belleği

Az nüfuslu köyler, Anadolu’nun “geçiş bölgesi”dir.
Ne tamamen terk edilmişlerdir, ne de kendilerini yenileyebilecek bir dinamizme sahiptirler.

Bu köylerde yaşayanlar:

➡️ yaşlılar,
➡️ köyü terk etmeyen son kuşak,
➡️ Avrupa’da yaşayan ve yaz aylarını köylerinde geçiren işçi emeklileri.

Bu köyler, bir zamanlar kalabalık olan bir belleğin son taşıyıcılarıdır.

Rakamların Arkasında Yüzyıllık Bir Hikâye Var

Açıklanan nüfus verileri, aslında bize şunu söylüyor:

➡️ 1920’lerin üretken köy ekonomisi,
➡️ 1950’lerin traktör devrimi,
➡️ 1960–80 arası büyük göç dalgaları,
➡️ 2000’lerden itibaren hızlanan kırsal çözülme

Hacıbektaş’ın köylerinde hâlâ okunabilir durumda.

Bir köyün nüfusu azaldığında, yalnızca haneler eksilmiyor; bir kültürün sesi kısılıyor, bir ritüelin sonu geliyor, bir türkünün yankısı zayıflıyor.

Bu nüfus tablosu, yalnızca bugünün değil, bir yüzyıllık dönüşümün aynasıdır.
Ve bu ayna bize sessizce şunu fısıldıyor:

Bu toprakların hikâyesi gittikçe inceliyor.

Kaynak: Köy nüfuslarına yönelik veriler "nufusane.com" adlı sayfadan sağlanmıştır.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net| www.kosektas.com l İletişim: kosektas@kosektas.com

 Son Güncelleme: 14 Şubat 2026
Beni de Köşektaşımızın çoğu insanı gibi Yahya Öğretmen okuttu: Yahya Doğan. Okulumuzda iki öğretmen vardı 1960’lı yılların başında: Yahya Doğan ve amcamın oğlu Fethi Çelebi. Birinci ve ikinci sınıfı Yahya öğretmende; üçüncü, dördüncü ve beşinci sınıfı da Fethi öğretmende okumuştuk. Derslik sayısı azdı, birinci ve ikinci sınıflar bir derslikte; diğer üç sınıf da başka bir derslikte ders yaparlardı. Aynı derslikte eğitim gören üç ayrı sınıfa, yetişmek zorundaydı öğretmen!
19.12.2025
Sonbahar ve Eskibağ, birbirine çok yakışan zaman ve mekân. Çocukluğumdan beri beni çeken bir yanı vardır Eskibağ’ın. Bozkır ortasında az da olsa bitki örtüsüne sahip olması, belki de bende ormanlık alan izlenimi bırakmış olmalı. Zerdali, badem, alıç, kara erik ağaçlarının kapladığı alanın zemini, harap kalmış bağlarla kaplıdır. Yirmi yıl önceki yangında büyük zarar görmesine rağmen hâlâ o özgün yapısından izler taşıyor. Çoraklık’ın suyunu köyde bilmeyen yoktur. Hazmı kolaylaştıran hoş tadı, onu damacana sularından üstün kılar. Az ama kararlı akışıyla yaşanan kuraklığa meydan okur. Çeşmeden biraz yukarı çıkınca alıç ağaçlarıyla karşılaşırsınız. Çoğu kırmızı alıçtır; sarı alıç pek tutmaz ama tadı fena değildir. Biraz daha iç kesimlerde badem ağaçları vardır. Yılına göre ya çok verir ya da hiç olmaz. Bu sene pek yoktu.
07.01.2025
Soluk soluğa girdi muayenehaneye ve “Kocam ölüyor, yetişin doktor bey,” dedi; felfecir okuyan gözleriyle. Kısa bir soruşturmadan sonra, kocasını arı soktuğunu, arı zehrine karşı alerjisi olduğunu öğrendim; acil çantamı alarak ve Park Taksi durağından bir taksiye binerek, Dikili’nin İsmet paşa Mahallesinin yukarı kısımlarına doğru çıkmaya başladık. Hem hastaya nasıl bir tedavi uygulamam gerektiğini düşünüyor, hem de arabanın geçtiği sokağa bakıyordum.
27.01.2016
Anlatılır: İki komşu kadın önce “davlaşmışlar”, sonra da saç saça baş başa kavga ederek birbirlerini dövüp giysilerini yırtmışlar. En çok dayak yiyen o olmalı ki, akşam eve gelen kocasına olanı biteni bire bin katarak, ağlayarak anlatmış. Onu döven kadın kesinlikle mahkemeye verilecek, hapislerde çürütülecek. Adam çaresiz. Sabah erkenden kalkıp komşu kadını mahkemeye vermek için Hacıbektaş’a gitmiş. Günün her saatinde, yarı sarhoş durumdayken bile “muska” yazan Ali Hoca’nın arzuhalci dükkânına varmış.
14.03.2012
Köşektaş’ın Göç Hikâyesi

Köşektaş’ın Göç Hikâyesi
Koşulların Zorladığı Dönüşümler

kosektas.net

Köşektaş Köyü’nün göç tarihi, ekonomik krizler, devlet politikaları, eğitim kurumlarının etkisi ve uluslararası işgücü piyasalarının açılması gibi çok katmanlı süreçlerin kesişiminde şekillenmiştir. Köyün göç tarihine ilişkin temel bilgiler Celalettin Ölgün’ün yerel tarih çalışmasından derlenmiştir. Celalettin Ölgün’ün aktardığı veriler, Köşektaş’ın 20. yüzyıl boyunca farklı göç biçimlerine maruz kaldığını ve bu göçlerin toplumsal yapıyı köklü biçimde dönüştürdüğünü göstermektedir.

Derlenen bilgilere bakıldığında Köşektaş’ın göç tarihinin üç temel eksende şekillendiği görülmektedir:

(1) 1920–40 döneminde kıtlık ve ekonomik yoksunluk kaynaklı zorunlu göç,

(2) 1940’lardan itibaren eğitim temelli, küçük ölçekli göç,

(3) 1960 sonrası uluslararası işçi göçü ve kentlere yönelen iç göç.

Köşektaş’ın göç tarihi, yalnızca insanların bir yerden bir yere hareketinin değil; bir köyün, bir topluluğun, bir belleğin yavaş yavaş kabuk değiştirerek başka bir hayata doğru akmasının hikâyesidir.

(1) Kıtlığın Açtığı Yol: 1928–1940

Köşektaş’ın ilk büyük göç dalgası, toprağın susup göğün yağmuru unuttuğu yıllarda başlar. 1928 ile 1936 arasında kuraklık yalnızca tarlaları değil, insanların içindeki güven duygusunu da kavurur. Ekinler yanar, harmanlar boş kalır, sofralar küçülür.

Ve bir gün, köyün erkekleri birer birer yola düşer.

Kimisi Balıkesir’in, Kütahya’nın, Afyon’un demiryolu şantiyelerine gider; kimisi Konya ovasında bir çiftçinin yanında çoban olur. Gittikleri yerlerde çoğu zaman iş yoktur, yemek yoktur, barınak yoktur. Bu yüzden geri dönerler; kimi yürüyerek, kimi hasta, kimi yorgun, kimi de dönemez.

Göç, burada bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bir insanın kendi kökünden koparken bile kökünü yanında taşıdığı o ağır, sessiz zorunluluk.

(2) Eğitimin Açtığı Kapı: 1940’lar

1940’lı yıllar geldiğinde Köşektaş’ın kaderine bambaşka bir rüzgâr dokunur. Bu kez göç, açlığın değil, eğitimin çağrısıyla şekillenir. Köy Enstitüleri ve Öğretmen Okullarının açılmasıyla birlikte, köyden az sayıda çocuk bu okullarda okumak için eğitim yolculuğuna çıkar.

Bu küçük göç, nicelik olarak sınırlı olsa da köyün geleceğini derinden etkiler.

Bu çocuklar öğretmen olup döner; köyün geleceğini yeniden yazar, ufkunu genişletirler.

Göç, bu dönemde bir kaçış değil; bir yükselme, bir dönüşme, bir başka ihtimale açılma hâline gelir.

(3) Avrupa’ya Açılan Kapı: 1960 Sonrası

1960’lardan sonra Köşektaş’ın göç hikâyesi yeniden yön değiştirir. Bu kez yol, tren raylarının ya da toprak yolların değil; uçakların, pasaportların, işçi anlaşmalarının yoludur. Almanya, Hollanda, Belçika...

Köyden çıkan gençler, Avrupa’nın fabrikalarında, madenlerinde, atölyelerinde çalışmaya başlar. Bir kısmı geri döner; bir kısmı dönemez. Bir kısmı döner ama artık geri dönmüş sayılmaz; çünkü içlerinde başka bir dünyanın ağırlığı vardır.

Bu göç, köyün ekonomik damarlarını güçlendirir; ama aynı zamanda köyün sesini, dilini, ritmini başka coğrafyalara taşır. Köşektaş artık yalnızca bir köy değil; dünyanın dört bir yanına dağılmış bir topluluğun adı olur.

Kentlerin Çağrısı: İç Göçün Sessiz Dalgası

Bu dönemde göçü tetikleyen bir başka etken daha vardır: köy arazisinin darlığı. Köşektaş’ın sınırlı tarım alanları, nüfus arttıkça ailelerin geçimini sağlayamaz hâle gelir; toprağın hem susuzluğu hem yetersizliği, köylünün tutunabileceği zemini iyice daraltır.

Aynı yıllarda öğretmenlik ve memuriyet gibi meslekler aracılığıyla Ankara’ya, Kayseri’ye, büyük kentlere yerleşenler olur. Bu göç, Avrupa’ya gidenlerin göçünden daha sessizdir; ama köyün toplumsal dokusunu en çok değiştiren dalgadır.

Çünkü bu kez gidenler, geri dönmek için değil, yeni bir hayat kurmak için gider. Köyün eğitimli gençleri köyün dışındaki dünyada kök salar; köy ise yavaş yavaş yaşlanır, sakinleşir, küçülür.

Bir Belleğin Dönüşümü

Köşektaş’ın göç tarihi, bir köyün kendi kendine yetmeye çalıştığı yıllardan, dünyanın dört bir yanına uzanan bir topluluğa dönüşmesinin hikâyesidir.

Göç, burada yalnızca bir hareket değil; bir dönüşüm, bir yeniden doğuş, bir kayıp ve bir kazanımın iç içe geçtiği bir süreçtir.

Köyün sokaklarında artık daha az çocuk sesi duyulur; ama dünyanın başka yerlerinde, başka dillerin arasında, başka kentlerin kalabalığında Köşektaş’ın sesi yankılanır.

Köşektaş’ın göç deneyimi, Türkiye’nin kırsal modernleşme sürecinin küçük ölçekteki bir yansımasıdır: Göç, ekonomik zorunluluklardan doğmuş, devlet politikalarıyla yönlendirilmiş, uluslararası işgücü piyasalarıyla derinleşmiş ve köyün toplumsal yapısını kökten dönüştürmüştür. Göç, köyü eksiltirken çoğaltmış; uzaklaştırırken yakınlaştırmış; dağıtırken birleştirmiştir.

Kaynakça

Birincil Kaynak

➡️ Celalettin Ölgün. Köşektaş Köyü Tarihine İlişkin Anlatı ve Derlemeler. Yayımlanmamış yerel tarih metni. Köşektaş'ın göç tarihine ilişkin tüm tarihsel veriler bu çalışmadan derlenmiştir.

Göç Kuramlarına İlişkin Açıklayıcı Kaynaklar

➡️ Ravenstein, E. G. “The Laws of Migration.” Journal of the Statistical Society of London, 1885.

Göçün mesafe, yönelim ve ekonomik motivasyonlarla ilişkisini açıklayan klasik kuramsal çerçeve.

➡️ Lee, Everett S. “A Theory of Migration.” Demography, 1966.

Göçü itici–çekici faktörler modeliyle açıklayan temel çalışma.

➡️Castles, Stephen & Mark J. Miller. The Age of Migration: International Population Movements in the Modern World. London: Palgrave Macmillan. 

Modern göç rejimlerini, uluslararası işgücü hareketliliğini ve devlet politikalarının göç üzerindeki etkilerini inceleyen kapsamlı bir kaynak.