• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam308
Toplam Ziyaret855715
Eşref Çelik


Eşref Çelik
Celalettin Ölgün

Bu tanıtım metni, bir insanın hikâyesinden çok daha fazlası: Bir köyün mizah anlayışını, dayanışmasını, kırgınlıklarını ve neşesini taşıyan bir belleğin kapısını aralıyor. Eşref amca, kendi kusurlarını bile gülerek anlatabilen, insanın içini ısıtan o eski zaman karakterlerinden biri olarak hâlâ yaşamaya devam ediyor.

kosektas.net


Eşref, köyün belki en şakacı kişisiydi. Sanırım küs, kırgın oldukları da vardı. Ama herkesle şakalaşır, kendi kusurlarını, hatalarını açıkça söylemekten çekinmezdi. Birkaç devre muhtarlık yaptı. Elektrik ve evlere su onun zamanında geldi. Her şeyi abartarak anlatır; şakadan da olsa dul kadınları satlığa çıkarırdı.

Daha delikanlılığa yeni girdiği yıllarda; dilenmek için mi, herhangi bir şey satmak için mi, her ne amaçla gelmişlerse, Avanos ya da Genezin’den bir karı koca boş evlerden birine yerleşmişler. Kadın çok kurnazmış; delikanlıları hoş sözlerle, boş vaatlerle kandırıp yoluyormuş. Eşreflerin evindeki bir tek culuğu gözüne kestirmiş, Eşref’i kandırmaya çalışıyormuş:

“Yel olur, yelpen olur
Dibinde tikin olur
Seversen gelin sev
Kızlar cep çırpan olur.”

diye maniler söylüyor, tatlı diller döküyormuş. Eşref, bir gece culuğu kapmasıyla birlikte kadının evine… Eşref’e culuktan bir tike et düşsün ya!

Olanlardan habersiz anası Dilber karı, sabah sabah durmadan ortalıkta olmayan culuğu “cücülemekte”. O gece tilkiler birçoklarının horozlarını götürmüş, “zaar ki?”

Karısı Kezban da kendisi gibi şakacıydı. Eşref, köye gelen tüm abdallarla, çingenelerle ilgilenir, onlara yardımcı olurdu. Bir gün Kezban’a, kapılarına gelen çingene karısını gösterip:

“Beni kızdırma, valla seni şunlarla değişirim!” diye şaka yapacak olmuş. Kezban ondan aşağı kalır mı? Çingene karısının sırtındaki kalburları sırtlayıp, “Senin değişmene gerek yok. Biz değişiyoruz,” diyerek gitmeye başlamış.

Eşref: “Aman avrat, bunlar kokar, ben bunlarla yatamam,” deyince,

Çingene: “Niye kokayım, Eşref ağa? Puro sabunuyla güzelce yıkanırım, sonra da sarılır yatarık.” demiş.


Eşref: Eşref Çelik. 7 Nisan 2018.
Kezban: Kezziban Çelik. Ölümü: 2015.

Celalettin ÖLGÜN

Anasayfa

www.kosektas.net





Kurt Ard l Knight in Distress l 1958

Kurt Ard’ın Knight in Distress adlı eseri, gündelik yaşamın içinden seçilmiş sıradan bir anı, sanatçının kendine özgü mizahi ve gözlemci üslubuyla sahneye dönüştürüyor. Kompozisyonda, zarif giyimli genç bir kadın elindeki küçük aynaya eğilerek saçlarını düzeltirken, karşısındaki genç adam restoran hesabına şaşkınlıkla bakmakta. Kadının kendinden emin, dışa dönük zarafeti ile adamın yüzüne yansıyan tedirginlik arasındaki karşıtlık, modern ilişkilerin görünmez dengelerine dair ince bir ironi taşıyor.

Ard’ın ayrıntılara gösterdiği titizlik, sahnenin atmosferini yalnızca gerçekçi kılmakla kalmıyor; aynı zamanda izleyiciyi bu küçük hikâyenin içine çekiyor. Masadaki çiçekler, özenle yerleştirilmiş tabaklar, loş ışığın altında parıldayan kristal bardaklar ve mekânın sıcaklığı, gündelik hayatın sıradanlığını teatral bir anlatıya dönüştürüyor. Bu yönüyle eser, Norman Rockwell’in insanı gülümseten gerçekçiliğini çağrıştırsa da Ard’ın figürlerine duyduğu şefkat ve ince mizah, onu özgün bir anlatıcı kılıyor.

Knight in Distress, yalnızca komik bir anı yakalamakla sınırlı değil; aynı zamanda dönemin toplumsal rollerini, tüketim kültürünü ve ilişkilerdeki güç dinamiklerini zarif bir gözlemle görünür kılıyor. Ard’ın gündelik hayatın içindeki küçük trajikomik anları büyütme becerisi, eseri hem estetik hem de sosyokültürel açıdan değerli kılıyor.


Kaynakça: Kurt Ard l Knight in Distress l 1958.

Ard, Kurt. Artist Biography. l Solomon, Deborah. American Mirror

KÖŞEKTAŞ'TAN PORTRELER III l EŞREF ÇELİK


Fotograf: Özcan Antike

Aşağıdaki satırlarda, bir bakkal dükkânının kapısından içeri sızan çocukluk neşesi, bir köyün ağır kışları, yaz akşamlarının sohbetleri ve bir insanın çevresine saçtığı iyilik ışığı bir araya geliyor.

Eşref Amca, yalnızca bir komşu ya da bir esnaf değil; bir mahallenin nabzı, bir çocuğun güven kapısı, bir hastanın şifası, bir dost meclisinin neşesiydi. Onu anlatmak, bir dönemin sıcaklığını, kaybolmuş bir mahalle kültürünün inceliğini ve insan olmanın en sade hâlini anlatmaktır.

 kosektas.net

ŞAİR DR. SALİM ÇELEBİ

Köşektaş'tan Portreler l Eşref Çelik l Şair Dr. Salim Çelebi l 3 Nisan 2026

Zordur kişilerin portrelerini yazmak; çok iyi tanımak gerekiyor her şeyden önce; notlarınız olması gerekiyor o anda tutulmuş, ki benim yok.

Etkilenmiş olmanız gerekiyor o kişiden; yaşam boyu unutulamayacak...

Ortak yaşantılarınızın olması gerekiyor; tadı damağınızda kalan...

Objektif olmanız gerekiyor; su gibi akıcı ve berrak...

Doğru olarak aktarmanız gerekiyor geçmişte olup bitenleri; ön yargısızca...

Ve kaynak olmanız gerekiyor; geleceğe ışık tutacak...

Komşumuzdu Eşref Amca; hem komşumuz hem de mahallemizin bakkalı. Biz çocukların, gereksinimleri ve istekleri belliydi: Balon, şeker, lokum, bisküvi...

Şekerlerin en güzelleri bulunurdu: Akide şekeri, sormuk şekeri, paşa şekeri...

Hoşumuza giden her şeyin en alâsı vardı dükkanında. Hele biz çocukların, ilk alındığında, şişirebilmek için bir hayli zorlandığımız balonları, şişirip kontrol ettikten sonra verirdi bizlere. Bazen de şişirme esnasında patlardı denemeye tabi tuttuğu balonlar...

İşi olduğunda, dükkanı Mehmet’e bırakırdı: Mehmet Uçara. Mehmet, Polis Koleji öğrencisiydi ve bizden 3-4 yaş büyüktü. “Bom bili bom..” türküsü eşliğinde tartardı müşterilerin istediklerini.

Kafeste keklikleri vardı Eşref Amcanın... Dükkanının önünde bakımlarını yapar, zevkle ve gururla dinlerdi ötüşlerini...

İyi bir avcıydı Eşref Amca. Ava gitmeden önce çiftesini temizler, barutu özenle doldururdu tüfeğine.

1950’li ve 60’lı yıllarda çok sert geçerdi Köşektaşımız’da kış mevsimi. O kadar sert ki, mezarlığa ve öze kadar gelirdi aç kurtlar. Açlıkla mücadele etmek onlar için de hayatta kalabilmenin temel koşuluydu. Canın yongası ya, kaybolan mal (büyük baş hayvan) bir zarara uğramasın diye kaygılanırdı mal sahibi. En çok da kurtların zarar verebileceği düşünülür ve Akif Amcaya (Cesur) kurtların ağzı bağlatılırdı.

Kış mevsimi, Eşref Amca için av mevsimiydi doğal olarak... Bazen kızdırırlardı “Mehmet (Tandoğan. Ercihanın babası) senden daha iyi avcı.” diye.

Yazın, doyumsuz sohbetler yapılırdı bakkal dükkanında: Abdurrahman Amcanın muzipliklerle dolu anı ve fıkraları kahkaha fırtınaları estirir, Seyit Abi, (Cesur) askerdeyken bölük komutanını nasıl bıçakladığını anlatırdı ballandıra ballandıra.

Kışın, özellikle de Ramazanda, akşamları tombala çekilirdi.

Aynı zamanda köyümüzün dişçisiydi Eşref Amca. Bir ilkbahar gecesi, sabaha kadar uyuyamamış ve hüngür hüngür ağlamıştım çürüyen azı dişimin verdiği acıyla. Sabah babamla beraber koştuk Eşref Amcaya. Morfin Hak getire!.. O, paslı kerpeteniyle bir yakaladı dişi; içe, dışa büktü ve elime verdi çıkan kemik parçasını.

Köyümüzün doktoruydu da Eşref Amca. Derma (Dermatit) yazardı. Sol kulak altımda, yumurta şeklinde ve büyüklüğünde, kaşıntılı bir cilt hastalığı belirmişti. Yine koştuk Eşref Amcaya. Dikkatlice baktı, üzerine tükürdü ve dudaklarını kımıldatarak, yani bir şeyler okuyarak elindeki güvezi kalemle çiziktirdi üzerini. Birkaç gün sonra soldu ve sönerek düzeldi hastalığım. O zamanlar, bu tür deri hastalıklarının, kalemin yapısında bulunan  “Potasyum per manganat (KMnO4)” adlı kimyasal madde nedeniyle değil de Eşref Amcanın okuması sonucu iyileştiğine inanılırdı.

Eşref Amcanın abisi Kırşehir Ziraat Bankasında çalışırdı. Çocukları, yazın genellikle tatillerini köyde geçirirler; Eşref Amcalarda kalırlardı. En büyükleri Nusret iyi arkadaşımdı. (Uzun yıllar Kırşehir sporun kaleciliğini yapan Nusret; öğretmen oldu ve duyduğuma göre kan kanserine yakalanarak yaşamını yitirdi.)

Gô Kıyıda, herkes gibi bizim de elmalığımız vardı. Eşeğe binerek Nusret’le gittik elmalığa. Ağaçlar meyve yüklü, toprak çeşitli zerzevatlarla (Sebze) kaplıydı. Elmalığımız, Hacı Mehmet Amcaların (Yücel Yıldızın babası) elmalığı ile bitişikti.

Eşekten iner inmez, benim, "Yapma! Etme!" diye yalvarmalarıma rağmen Nusret gitti; Hacı Mehmet Amcaların elmalığından bir kavun ve bir karpuz kopardı. Aynı anda da uzaklardan bir bekçi düdüğü acı acı öttü. Biliyordum başımıza geleceği.  Bizim bahçeden alacaklarımızı alelacele aldık ve köye geldik.

Gözüm hep yoldaydı. Bekçinin evlerimize doğru geldiğini görünce, utancımdan dam başına çıktım, saklandım. Bekçi, öfkeli bir ses tonuyla Nusretin yaptıklarını anlattı Eşref Amcaya; anlattıkları saklandığım dam başından duyuluyorduk zaten. Rahatladım: Bekçi, kavun ve karpuzu Nusret’in çaldığını, benim yapmadığımı söylemişti. Eşref Amca, “Utanmıyor musun? Evde kavun karpuz mu yok? Başkalarının malını hangi hakla çalarsın? El aleme rezil ettin beni!”  sözleriyle epeyce haşlamıştı yeğenini.

2008 yılında, Hacıbektaş Veli Anma Etkinlikleri nedeniyle verilen şiir ödülünü almak amacıyla, gittiğimde, köyümüze de uğradım. Eşref Amcayla beraber, 6-7 kişi dükkanın önünde oturmuş sohbet ediyorlardı. Ayaküstü konuştuk birkaç dakika. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım bir film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden...

Sağlıklı, mutlu ve uzun bir ömür diliyorum Eşref Amca. Renkli kişiliğini ve biz çocuklara yaptığın yardım ve hoşgörünü unutabilmek mümkün mü?

Şair Dr. Salim ÇELEBİ


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net| www.kosektas.com l İletişim: kosektas@kosektas.com

 Son Güncelleme: 3 Nisan 2026
Sosyal medya platformlarında Almanya’daki yaşam üzerine yapılan değerlendirmeler büyük ölçüde öznel niteliktedir ve bireysel beklentilere, değer yargılarına, sınıfsal konumlara ve kültürel referans çerçevelerine göre belirgin biçimde değişkenlik gösterir. Dijital ortamda dolaşıma giren röportaj ve yorumlar, çoğu zaman kişisel deneyimlerin genelleştirilmesi, bağlamdan kopuk karşılaştırmalar yapılması ya da duygusal tepkilerin “gerçeklik” olarak sunulması gibi eğilimler nedeniyle analitik bir derinlikten yoksundur. Bu nedenle, sosyal medyada üretilen söylemler, Almanya’daki yaşamın bütüncül bir resmini sunmaktan ziyade, bireysel algıların ve toplumsal konumlanışların bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.
25.02.2026
Çocukluğumda, Deliağanın evinin bulunduğu bu küçük tepeciğin ötesine, kuzey yönündeki uçsuz bucaksız ovaya hiçbir zaman gitmemiştim. O ova bitmez tükenmez gibi gelen buğday tarlaları, Sadık Köyü’ne ve ondan daha da ilerideki göçmen köyü denilen yere, ovanın puslar içerisinde belli belirsiz görünen sınırına kadar uzanırdı. Upuzun kavak ve söğüt ağaçlarının kümelendiği bir yeşilliğin tam ortasında yükselen höyüğü bu yaşıma kadar hep merak etmişimdir.
23.03.2025
Yağmurun bol yağması bolluğu; az yağması ise kıtlığı ve dolayısıyla açlığı beraberinde getirdiğinden, ilkel dönem insanları doğa olaylarını meydana getirdiklerine inandıkları güçlerden, kimi zaman törenler düzenleyerek kimi zaman da adaklar adayarak medet ummuşlar. İslâmî inanca göre yapılan yağmur duasından farklı olarak, kökeni İslâmiyet öncesi inanışlara dayanan ve yöremizde “Su Kızı Donatımı” olarak adlandırılan bu tören, Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi köyümüzde de düzenlenirdi.
30.03.2012
Anlatılır: İki komşu kadın önce “davlaşmışlar”, sonra da saç saça baş başa kavga ederek birbirlerini dövüp giysilerini yırtmışlar. En çok dayak yiyen o olmalı ki, akşam eve gelen kocasına olanı biteni bire bin katarak, ağlayarak anlatmış. Onu döven kadın kesinlikle mahkemeye verilecek, hapislerde çürütülecek. Adam çaresiz. Sabah erkenden kalkıp komşu kadını mahkemeye vermek için Hacıbektaş’a gitmiş. Günün her saatinde, yarı sarhoş durumdayken bile “muska” yazan Ali Hoca’nın arzuhalci dükkânına varmış.
14.03.2012
Bakkal Eşref Emmi


Bakkal Eşref Emmi
Hüseyin Seyfi

Bir köy bakkalının kapısından içeri adım attığınızda, yalnızca bir dükkâna değil; çocukluğun en saf anılarına, toprağın kokusuna, insan sıcaklığının hiç eksik olmadığı bir dünyaya girersiniz. Bu satırlar, işte o dünyanın kapısını aralıyor.

Eşref Emmi’nin bakkalı, yalnızca sabun, şeker, akide ve defter kokan bir dükkân değildi; köyün nabzının attığı, sohbetlerin demlendiği, çocukların hayallerini büyüttüğü bir sığınaktı. Toprak zeminin sulandığında yükselen o mis gibi koku, kekliklerin ötüşü, tombala sesleri ve gençlerin neşesi… Hepsi bir zamanın içimize sinmiş sıcaklığını yeniden uyandırıyor.

kosektas.net

Çocukluğumda hatırladığım köy bakkalıydı. Dükkânın yer döşemesi toprak, beyaz topraktan badanalı olan beyaz duvara tutturulmuş terekler ve tereklere yerleştirilmiş satılan mallar… Sabun, sigara, kibrit, iğne iplik, çay, şeker, reçel, kolonya, helva, tahin, sekiz on metrelik basma, pazen; öğrenciler için defter, kalem, silgi, tebeşir… Yere dayalı akide şekeri ve fıstık çuvalları… Bir masa üstünde kollu terazi ve altında çekmeceli bir masa… Çekmecede o günün hasılatı… Delikli iki buçuk kuruştan en çok kâğıt on liraya kadar… Alışverişler değişim şeklinde de olurdu. Para yerine başta yumurta, arpa, buğday verilir; karşılığında tütün, çay, şeker gibi şeyler alınırdı.

Gün boyu toprak zeminde biriken fındık fıstık kabukları akşamdan önce, bir de sabah el süpürgesiyle temizlenirdi. Temizlikten önce zemin sulanınca mis gibi toprak kokardı. Köy bakkal dükkânlarının kokusu başkadır; bisküvi, akide şekeri ve sabun kokuları birbirine karışır.

İkindine doğru bağ, bahçe gibi tarım işinden dönen genç ve orta yaş grupları Eşref’in dükkânında toplanırlar; duvara yaslanmış tahta sıralara oturup şeker, fındık, fıstık, bisküviye sarılmış lokum veya şeker sucuğunu atıştırırken Eşref’e takılmadan edemezlerdi. Eşref konuştukça konuşurdu. Hep hayalinde evlenmek istediği fakat evlenemediği bir kadın olurdu. Bu kadın ya Avanos’tan ya da Erzurum’dandı. Aslı astarı var mıydı, yok muydu kimse bilemezdi.

Eşref Emmi aynı zamanda avcıydı. Pencerenin önünde ve ayrı iki kafes içinde keklik bulunurdu. Kekliklerin ne zaman öteceği belli olmaz; çocuklar olarak ötüşlerini beklerken Eşref Emmi ağzıyla sesler çıkartarak ötüşlerini sağlardı.

Eşref’in bakkalında tombala çekilir, iskambil oynanır, sohbet edilir; isteyen istediğini içerdi. Delikanlılar köy içinde döner dolaşır, sonunda bakkala gelirlerdi.

Köyde kahvehaneler sonra açıldı. Onlardan biri de yine Eşref’in kahvesiydi. Duvardaki çerçeveli resmi unutmam. Aynı çerçevede bakış yerlerine göre değişen üç resim size bakardı: Karşıdan bakınca Atatürk, bir yandan bakınca Cemal Gürsel, öbür yandan da İnönü görünürdü. Kahvenin yer zemini bakkalınki gibi toprak değil, ahşaptı. O zamana göre tam bir köy kahvesiydi.

Galiba on, on iki yaşımdaydım. Fincanı elli kuruşa hayatımdaki ilk kahveyi —iyi arkadaş olduğum Secaattin’le birlikte— orada içtim. Kahve şekerliydi. Hoşumuza gitti; bir daha isteyince Eşref Emmi, “Kahve bir kez içilir,” diyerek bizi uyarmıştı. Biz ısrar edince kıramadı, birer fincan daha doldurdu.

Eşref Emmi, çocukla çocuk, büyükle büyüktü. Yaşı seksen yediymiş. Allah rahmet eylesin.

Hüseyin SEYFİ