• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam4
Toplam Ziyaret842149
Yaren Leylek Geldi


Yaren Leylek'in geçen yıllara nazaran bu yıl erken gelmesi dikkat çekti.

Bursa'nın Karacabey ilçesinde, Uluabat Gölü'nün kıyısındaki kırsal Eskikaraağaç Mahallesi'nin simgesi "Yaren Leylek", on beşinci kez gelerek, balıkçı Adem Yılmaz'ın teknesindeki yerini aldı.

Bursa’nın Karacabey ilçesinde yıllardır süren bir bahar geleneği bu yıl da bozulmadı. Balıkçı Adem Yılmaz ile kurduğu sıra dışı dostlukla milyonların sevgisini kazanan Yaren leylek, göç yolculuğunu tamamlayarak on beşinci kez Eskikaraağaç Leylek Köyü’ne döndü ve dostunun kayığına kondu.

Türkiye'yi, Avrupa Leylek Köyleri Birliği'nde temsil eden tek köy olan Bursa'nın Karacabey ilçesi Eskikaraağaç köyünde balıkçı Adem Yılmaz ile Yaren leyleğin dostluğu, milyonlar tarafından ilgiyle takip edilen hikayeye dönüştü.

Eskikaraağaç Leylek Köyü, her yıl göç döneminde on binlerce leyleğin geçtiği göç rotası üzerinde yer alıyor. Köy, aynı zamanda yerleşik leyleklere de ev sahipliği yapıyor.

Haber: DW Türkçe

Anasayfa

www.kosektas.net




YAREN BELGESELİ

Uluabat gölü bereketli sularıyla çevresindeki köylülerin geçim kapısı oluyor. Bu gölde yapılan balıkçılığın yanında sıcak bir insan hikayeye de ev sahipliği yapıyor. Balıkçı Adem Yılmaz ile Yaren isimli leyleğin sıradışı dostluğu. Belgesel bu sıcak hikayeden yola çıkarak aynı zamanda yıllar içinde azalan doğal güzelliklere de dikkat çekiyor.

Belgesel Tanıtım Metni

KÖŞEKTAŞ'TA DÖRT MEVSİM l SALLANGUÇ



Bu metni okuyan herkes, kendi çocukluğunun bir köşesine geri dönmüş gibi olur. Toprağın kokusu, evlerin penceresindeki çiçekler, kırlardan toplanan buhur, çalı güllerinin renkleri... Hepsi, yıllar önce yaşanmış günleri yeniden hatırlatır.

Oyuncaksız ama neşeli oyunlar, iki ağaç arasına gerilen “sallanguç”, bayram sabahlarının kınalı elleri, tandırın sıcaklığı ve köyün paylaşmayı bilen insanları, okurun belleğinde birer birer canlanır.

Bu anlatı, yalnızca bir köyün hikâyesi değil; çocukluğun sadeliğini, doğallığını ve kaybolmayan sıcaklığını hatırlatan bir çağrıdır. Metni okuyan herkes, kendi geçmişinin bir anında durup gülümser.

kosektas.net

ŞAİR DR. SALİM ÇELEBİ

Köşektaş'ta Dört Mevsim l Sallanguç l Şair Dr. Salim Çelebi l 4 Mart 2026

Her yıl, köyümüzün bir tarafındaki tarlalar ekilirdi: ya dağ tarafındaki ya da şose tarafındaki tarlalar. Bir taraf ekilirken, toprak dinlensin diye öteki taraf nadasa bırakılırdı.

Tek üretim aracı, tek geçim kaynağıydı; saygı duyulurdu toprağa.

Her evde çiçekler sıralanırdı pencerelerin önünde: sardunyalar, yaprağı güzel, cam güzeli…

Bazı evlerde sarmaşık da bulunurdu.

Buhur toplanırdı kırlardan; mis gibi kokardı evlerin içi.

Ve yine, “şemene” asılırdı tavandaki hezene: kokulu ve üzerinde sarı çizgisel motifler bulunan minik kavun.

Boyam çiğnerdik (meyan kökü); farklı ama çok tatlı bir tadı vardı.

Karşıdaki bağların bazı yerlerinde çalılıklar olurdu; pembe ve kırmızının her tonunda çalı gülleri açardı.

Öbek öbek renk cümbüşü…

Şoseye yakın tarlalara pancar ekilirdi, şeker pancarı.

Köyümüzün tek nakil aracı, İdris Amca’nın Austin marka kamyonuyla Kayseri veya Himmetdede’ye götürülürdü pancarlar. Biz çocuklar da taşınan pancarlarla birlikte gidip gelirdik. Hoşumuza giderdi makineye binmek; bir şey demezdi İdris Amca.

Pancarın şeker fabrikasına tesliminden bir iki ay sonra (belki de paranın ödenmesi esnasında), üretilen pancar miktarına göre torba torba şeker verilirdi fabrika tarafından. Parasız sanırdık; analarımız bu şekerlerle ve çalı gülleriyle reçel yapardı.

Hardal ve yemlik toplanırdı tarlalardan.

İştah açardı ve aroması bir başkaydı hardalın.

Aradan yıllar geçecek, 17 yaşında İstanbul’da üniversite öğrencisi olacaktım.

Bir büfeden çok sevdiğim “sosisli sandviç”i almak istediğimde satıcı, “Turşu ve hardal da ister misin?” diye soracak ve ben “Evet” diyecektim. Daha sonra da satın aldığım sandviçin içinde köyümüzdeki hardal bitkisini arayacak, “Allah Allah, galiba koymayı unutmuş!” diye düşünecektim.

Bizim de çocukken oyuncaklarımız vardı ve oyunlar oynardık.

Uzaktan kumandalı robotlarımız yoktu; özde, çamurla bir şeyler yapmaya çalışırdık.

Balon alırdık. İlk alındığında balonları şişirmek bir zordu ki! Sağ olsun, Eşref Amca şişirip kontrol ettikten sonra verirdi.

Pilli tren setlerimiz hiç olmadı; aşık oynardık. Çok az bulunurdu aşık; ne de olsa bir hayvan kemiği. Onu da bulamazsak kayısı çekirdekleriyle oynardık.

Dönme dolaplarla tanışmadı bizim çocukluğumuz; çüşbindi oynanırdı, yani uzun eşek.

Uçurtmalar yapardık.

Kaydırak ve salıncak da yoktu köyümüzde; çelik çomak oynanırdı.

Büyüklerimiz, yakın iki ağaç arasına urgan gererler ve üzerine koyulan palaza oturarak sallanırdık; adına “sallanguç” denirdi.

Barbie bebekleri de olmadı kız arkadaşlarımızın; giysilerin hiç işe yaramayan yırtık pırtıklarıyla yapılan bebekleri oldu belki.

Oyuncak arabalarımız da yoktu; bir değneği iki bacağımız arasına alır, biniyormuş gibi yaparak koşuştururduk.

Yapbozlarımız da olmadı; yapıp boza boza doğadan öğrendik her şeyi.

Bir de “birem-birem” oyunu vardı. Bir şey elde saklanır ve karşıdaki, tekerleme söyleyerek hangi elde olduğunu tahmin etmeye çalışırdı:

“Birem birem, ikem ikem; kamçı boylu kara tiken; evel altı, alma yedi; sara sekiz, dora dokuz; doğru moğru döşü kara; çek bi daha başı kara.” Tekerleme böyle söylenirdi, aklımda kaldığı kadarıyla.

Günlerce önce başlardı köyümüzdeki bayram hazırlığı.

Kirmen veya iğ ile eğrilen yünden rengârenk çorap ve kazak örerdi kadınlar ve kızlar.

En hoşa gideni pişirilirdi yemeklerin: Bir gözümüz sehendeki canım sütlüde, bir gözümüz tenceredeki topalaklı köftede olurdu.

Bir başka olurdu bayram sevinci biz çocuklarda. Bayramdan bir gün önceki akşam, kına yakılırdı avuçlarımızın içine. Kına sürülen avuçlarımız yumulur ve bir yağlıkla sarılır; sabah kalkıp elimizi yıkadığımızda fark ederdik kınayla boyanmış ellerimizi.

Allı yeşilli poşularla süslerdi analarımız her birimizi. Anne babamızın, komşuların, akrabalarımızın ve rastladığımız herkesin bayramını kutlardık. Varsa küs olanlar barışırlardı.

Kurban Bayramı’ysa kutlanan; sıcak sıcak kavurmalar yenir, sızgıtlar yapılırdı. Eti saklamanın en iyi yoluydu sızgıt yapmak; buzdolabının henüz köyümüzde olmadığı yıllarda.

Etler dizilirdi kössâye ve ucundan tutularak tandıra sokulur; evrilir çevrilirdi yanmasın diye.

Eller de yanardı bu arada, pişmekte olan etle beraber.

Kurutulurdu etlerin bir kısmı gelecek için.

Her şey doğaldı ve doğadaydı hayat.

Şair Dr. Salim Çelebi


Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası'nda yer alan metin, resim, fotograf gibi tüm içeriklerin hakları asıl sahiplerine aittir! Söz konusu bu içerikler, sahiplerinin rızası olmadan, matbu ya da dijital, başka ortamlarda kullanılamaz!

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası


www.kosektas.net| www.kosektas.com l İletişim: kosektas@kosektas.com

 Son Güncelleme: 4 Mart 2026
Sosyal medya platformlarında Almanya’daki yaşam üzerine yapılan değerlendirmeler büyük ölçüde öznel niteliktedir ve bireysel beklentilere, değer yargılarına, sınıfsal konumlara ve kültürel referans çerçevelerine göre belirgin biçimde değişkenlik gösterir. Dijital ortamda dolaşıma giren röportaj ve yorumlar, çoğu zaman kişisel deneyimlerin genelleştirilmesi, bağlamdan kopuk karşılaştırmalar yapılması ya da duygusal tepkilerin “gerçeklik” olarak sunulması gibi eğilimler nedeniyle analitik bir derinlikten yoksundur. Bu nedenle, sosyal medyada üretilen söylemler, Almanya’daki yaşamın bütüncül bir resmini sunmaktan ziyade, bireysel algıların ve toplumsal konumlanışların bir yansıması olarak değerlendirilmelidir.
25.02.2026
Çocukluğumda, Deliağanın evinin bulunduğu bu küçük tepeciğin ötesine, kuzey yönündeki uçsuz bucaksız ovaya hiçbir zaman gitmemiştim. O ova bitmez tükenmez gibi gelen buğday tarlaları, Sadık Köyü’ne ve ondan daha da ilerideki göçmen köyü denilen yere, ovanın puslar içerisinde belli belirsiz görünen sınırına kadar uzanırdı. Upuzun kavak ve söğüt ağaçlarının kümelendiği bir yeşilliğin tam ortasında yükselen höyüğü bu yaşıma kadar hep merak etmişimdir.
23.03.2025
Yağmurun bol yağması bolluğu; az yağması ise kıtlığı ve dolayısıyla açlığı beraberinde getirdiğinden, ilkel dönem insanları doğa olaylarını meydana getirdiklerine inandıkları güçlerden, kimi zaman törenler düzenleyerek kimi zaman da adaklar adayarak medet ummuşlar. İslâmî inanca göre yapılan yağmur duasından farklı olarak, kökeni İslâmiyet öncesi inanışlara dayanan ve yöremizde “Su Kızı Donatımı” olarak adlandırılan bu tören, Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi köyümüzde de düzenlenirdi.
30.03.2012
Anlatılır: İki komşu kadın önce “davlaşmışlar”, sonra da saç saça baş başa kavga ederek birbirlerini dövüp giysilerini yırtmışlar. En çok dayak yiyen o olmalı ki, akşam eve gelen kocasına olanı biteni bire bin katarak, ağlayarak anlatmış. Onu döven kadın kesinlikle mahkemeye verilecek, hapislerde çürütülecek. Adam çaresiz. Sabah erkenden kalkıp komşu kadını mahkemeye vermek için Hacıbektaş’a gitmiş. Günün her saatinde, yarı sarhoş durumdayken bile “muska” yazan Ali Hoca’nın arzuhalci dükkânına varmış.
14.03.2012
Leylekler Bizim Köyü Çok Severdi



Soğuk suyun akışı,
Serçelerin ötüşü,

Gökyüzünde şenlikti,
Leyleklerin uçuşu...

Yerkürenin kuzey yarısında, ekvator ile kuzey kutbu arasındaki bölgelerde havanın nisan ve mayıs aylarından itibaren ısınmaya başladığını nereden bildikleri şaşırtıcı, hatta mucize olan leylekler, sıcak yaz aylarını geçirmek için soğuk kış aylarını geçirdikleri ülkelerden geri döner, beş altı ay gibi uzun bir süre bizim köyde kalırlardı.

Altı yedi ay gibi uzun bir zaman sonra, o kadar uzak mesafeleri kat edip bizim köye gelen leylekler, sanki pusulaları varmış gibi hedefi hiç şaşırmadan, Süllü amcanın tuvaletinin üzerindeki, daha tam anlamıyla hazır olmayan yuvaya konarlar; gagalarını tüylerine gömer, tüylerini kabartıp gerneştikten sonra huzur içinde uykuya dalarlardı.

Önce erkek leylek gelirdi. Çok telaşlı bir şekilde, geçen yıl bırakıp gittiği yuvayı çubuk ve otlarla onarıp yenilemeye başlardı. İşi bittiğinde ise özlem içinde başını gökyüzüne çevirip dişisinin gelmesini beklerdi. Takriben bir hafta sonra dişi leylek de, erkek leylek tarafından onarılmış olan yuvaya döner ve hemen yerini alırdı.

Leyleklerin birbirlerini karşılama töreni oldukça ilginç olurdu. Yuvanın sahibi erkek, dişisini karşılamak için kanatlarını hızla çırpar ve gagasıyla tıkırdardı. Daha sonra, etraflarına aldırmadan en güzel anlarını yaşamaya başlarlardı. Baş döndüren bir yükseklikte gerçekleşen bu tutku dolu sevgi gösterisinin meyvesi dört ya da beş yumurta olurdu. Takriben dört, bilemediniz beş hafta sonra tüy yumağı civcivler yumurtalarından çıkmaya başlarlardı. İşte bundan sonra anne ve baba leylek için telaş başlar; baba leylek, çığırtkan yavrularının beslenmeleri için gerekli solucan, çekirge ve sümüklü böcek bulabilmek için harekete geçer, hatta bir süre sonra talep daha da artar; fare, kurbağa ve yılanlar sofrayı süslerdi.

Baba leylek yavrularını beslemekle yükümlü iken, anne leylek kanatlarının altına alarak yavrularını yağmur, fırtına ve kızgın güneş sıcağından korurdu.

Evin sahibi Süllü amca, doğal yaşamın bir parçası olan leylekleri gözü gibi korur, doğum yerlerine ilk kez geri dönen genç leyleklerin yuvayı onarmalarına yardımcı olur, onlara taş attırmaz, yuvadan düşüp yaralanan körpe yavruların yaralarını sarar, iyileşmelerini sağlardı.

Leylekler, bölgede havalar soğumaya başlar başlamaz başka bölgelerden gelen leyleklerle gökyüzünde birleşerek seyredilmeye değer bir görüntü oluşturduktan sonra, yolculuk rotaları olan Güney Afrika, Körfez, Süveyş ve İsrail’e doğru yola koyulurlardı.

Süllü amca: Süleyman Ceyhan

Lütfullah ÇETİN 

17 Şubat 2004