Köşektaş'ta Dört Mevsim l Sallanguç l Şair Dr. Salim Çelebi l 4 Mart 2026
Her yıl, köyümüzün bir tarafındaki tarlalar ekilirdi: ya dağ tarafındaki ya da şose tarafındaki tarlalar. Bir taraf ekilirken, toprak dinlensin diye öteki taraf nadasa bırakılırdı.
Tek üretim aracı, tek geçim kaynağıydı; saygı duyulurdu toprağa.
Her evde çiçekler sıralanırdı pencerelerin önünde: sardunyalar, yaprağı güzel, cam güzeli…
Bazı evlerde sarmaşık da bulunurdu.
Buhur toplanırdı kırlardan; mis gibi kokardı evlerin içi.
Ve yine, “şemene” asılırdı tavandaki hezene: kokulu ve üzerinde sarı çizgisel motifler bulunan minik kavun.
Boyam çiğnerdik (meyan kökü); farklı ama çok tatlı bir tadı vardı.
Karşıdaki bağların bazı yerlerinde çalılıklar olurdu; pembe ve kırmızının her tonunda çalı gülleri açardı.
Öbek öbek renk cümbüşü…
Şoseye yakın tarlalara pancar ekilirdi, şeker pancarı.
Köyümüzün tek nakil aracı, İdris Amca’nın Austin marka kamyonuyla Kayseri veya Himmetdede’ye götürülürdü pancarlar. Biz çocuklar da taşınan pancarlarla birlikte gidip gelirdik. Hoşumuza giderdi makineye binmek; bir şey demezdi İdris Amca.
Pancarın şeker fabrikasına tesliminden bir iki ay sonra (belki de paranın ödenmesi esnasında), üretilen pancar miktarına göre torba torba şeker verilirdi fabrika tarafından. Parasız sanırdık; analarımız bu şekerlerle ve çalı gülleriyle reçel yapardı.
Hardal ve yemlik toplanırdı tarlalardan.
İştah açardı ve aroması bir başkaydı hardalın.
Aradan yıllar geçecek, 17 yaşında İstanbul’da üniversite öğrencisi olacaktım.
Bir büfeden çok sevdiğim “sosisli sandviç”i almak istediğimde satıcı, “Turşu ve hardal da ister misin?” diye soracak ve ben “Evet” diyecektim. Daha sonra da satın aldığım sandviçin içinde köyümüzdeki hardal bitkisini arayacak, “Allah Allah, galiba koymayı unutmuş!” diye düşünecektim.
Bizim de çocukken oyuncaklarımız vardı ve oyunlar oynardık.
Uzaktan kumandalı robotlarımız yoktu; özde, çamurla bir şeyler yapmaya çalışırdık.
Balon alırdık. İlk alındığında balonları şişirmek bir zordu ki! Sağ olsun, Eşref Amca şişirip kontrol ettikten sonra verirdi.
Pilli tren setlerimiz hiç olmadı; aşık oynardık. Çok az bulunurdu aşık; ne de olsa bir hayvan kemiği. Onu da bulamazsak kayısı çekirdekleriyle oynardık.
Dönme dolaplarla tanışmadı bizim çocukluğumuz; çüşbindi oynanırdı, yani uzun eşek.
Uçurtmalar yapardık.
Kaydırak ve salıncak da yoktu köyümüzde; çelik çomak oynanırdı.
Büyüklerimiz, yakın iki ağaç arasına urgan gererler ve üzerine koyulan palaza oturarak sallanırdık; adına “sallanguç” denirdi.
Barbie bebekleri de olmadı kız arkadaşlarımızın; giysilerin hiç işe yaramayan yırtık pırtıklarıyla yapılan bebekleri oldu belki.
Oyuncak arabalarımız da yoktu; bir değneği iki bacağımız arasına alır, biniyormuş gibi yaparak koşuştururduk.
Yapbozlarımız da olmadı; yapıp boza boza doğadan öğrendik her şeyi.
Bir de “birem-birem” oyunu vardı. Bir şey elde saklanır ve karşıdaki, tekerleme söyleyerek hangi elde olduğunu tahmin etmeye çalışırdı:
“Birem birem, ikem ikem; kamçı boylu kara tiken; evel altı, alma yedi; sara sekiz, dora dokuz; doğru moğru döşü kara; çek bi daha başı kara.” Tekerleme böyle söylenirdi, aklımda kaldığı kadarıyla.
Günlerce önce başlardı köyümüzdeki bayram hazırlığı.
Kirmen veya iğ ile eğrilen yünden rengârenk çorap ve kazak örerdi kadınlar ve kızlar.
En hoşa gideni pişirilirdi yemeklerin: Bir gözümüz sehendeki canım sütlüde, bir gözümüz tenceredeki topalaklı köftede olurdu.
Bir başka olurdu bayram sevinci biz çocuklarda. Bayramdan bir gün önceki akşam, kına yakılırdı avuçlarımızın içine. Kına sürülen avuçlarımız yumulur ve bir yağlıkla sarılır; sabah kalkıp elimizi yıkadığımızda fark ederdik kınayla boyanmış ellerimizi.
Allı yeşilli poşularla süslerdi analarımız her birimizi. Anne babamızın, komşuların, akrabalarımızın ve rastladığımız herkesin bayramını kutlardık. Varsa küs olanlar barışırlardı.
Kurban Bayramı’ysa kutlanan; sıcak sıcak kavurmalar yenir, sızgıtlar yapılırdı. Eti saklamanın en iyi yoluydu sızgıt yapmak; buzdolabının henüz köyümüzde olmadığı yıllarda.
Etler dizilirdi kössâye ve ucundan tutularak tandıra sokulur; evrilir çevrilirdi yanmasın diye.
Eller de yanardı bu arada, pişmekte olan etle beraber.
Kurutulurdu etlerin bir kısmı gelecek için.
Her şey doğaldı ve doğadaydı hayat.
Şair Dr. Salim Çelebi