Anasayfa
Bağlantılar
Bültenler
Forumlar
Gelenekler
Ağıtlar
Atışmalar
Halk Dili
Halk Tıbbı
Hikayeler
Kadın Oyunları
Maniler
Öyküler
Eskibağ
Kadı Pınarı
Kartalkaya
Köşektaş Köyü
Köyümden Manzaralar
Köşektaş Kayası I
Köşektaş Kayası II
Köşektaş Kayası III
Leyla Bayazıt
Ortaokul Binası I
Ortaokul Binası II
Şiirler
Tekerlemeler
Törenler
Yakıştırmalar
Künye
Kütükler
Müzeler
Portallar
Site Haritası
Ziyaretçi Defteri


01/10/2002 İtibarıyla
 
 
+ 92.202 Ziyaret Gerçekleştirilmiştir.
 
Nuri Biçer
Köşektaş Köyü Eski İmamı

Geçmişte yapılmış bazı önemli işler ve bu önemli işleri üstlenerek başarıyla sonuçlandırmış kişiler vardır. Onlara bir başka gözle bakılır, onlara daha başka bir değer verilir. Tıpkı köyümüz eski imamlarından sayın Nuri Biçer örneğinde olduğu gibi. İşte, vaktiyle, köyümüz eski imamlarından sayın Nuri Biçer’in, köyümüzde imamlık görevini icra ettiği yıllarda, köye ortaokul binası yaptırma faaliyetlerinde üstlenmiş olduğu görev ve bu görevi süresince yürütmüş olduğu riskli, özverili, örnek ve takdire şayan çalışmalar ve bu çalışmalar nihayetinde elde etmiş olduğu başarıları içeren bir anısı.


Bilgi: Köyümüz eski imamı sayın Nuri Biçeri’in bir döneme ait olan anılarını içeren bu yazı, sayın Nuri Biçer’in bizzat kendisi, Mehmet Bozkurt ve Ertan Akdemir’in anlatıları esnasında tutulmuş olan kısa notlar ve bu kısa notlara yapılan sentez* sonucu genişleyerek aşağıdaki halini almıştır. Bu yazı genişletilerek daha da detaylandırılabilir. Bu konuda bilgi ve belgeye sahip köylülerimizin sitemizle irtibata geçmelerini rica ederiz. kosektas.net


 

 

Köşektaş Köyü benim anılarımda önemli bir yer tutar, çünkü bunlar kendi ömrüme ait  kareleri oluşturan anılarımın birer parçalarıdır. Bunları unutmam, yaşamımdan silip atmam söz konusu olamaz.

 

1968 yıllında kurulan „Köşektaş Köyüne Ortaokul Binası Yaptırma Derneği“ ve yöneticileri, her ne kadar takdire şayan çalışmalar başlatmış ve yürütmüş olsalar da, yaşadıkları birtakım maddi sıkıntılar nedeniyle, ortaokul binasının yapımını bir türlü başlatamamışlardı. Ortaokul binasının yapımı için gerekli olan tüm hazırlıklar tamamlanmış, hatta temel atılmış, ancak bina yapımına başlanamamıştı.

 

O yıllarda (1975-1976) Köşektaş Köyü İlkokulu her yıl 40’ın üzerinde mezun veriyor, bu mezunların tümüne yakın oranı orta öğrenimlerini devam ettirebilmek için çevre il ve ilçelere akın ediyorlardı. Zaten kıt kanaat geçinebilen çoğu aileler, çocuklarının ilkokul sonrası eğitimlerini  devam ettirebilmeleri için çevre il ve ilçelerden birer ikişer odalı evler kiralıyor, kiraladıkları bu evlere yüksek oranda kiralar ödüyor, bu da yetmiyor, bir öğretim yılı boyunca sürekli git gel yaparak, köy dışında okuttukları çocuklarına yiyecek, içecek ve yakacak taşıyorlardı. Ailelerinin maddi durumu elvermeyen çocuklar ise, ne kadar yetenekli, ne kadar bilgili, ne kadar becerili olurlarsa olsunlar, ilkokul sonrası eğitimlerini devam ettiremiyorlar, ilkokulda aldıkları eğitimle yetinmek zorunda kalıyorlardı. Bu hem kendileri, hem de ülkemiz için telafisi olmayan bir kayıptı.

 

Aslında sorunun kaynağı herkes tarafından bilinmekteydi. İhtiyaç olmasına rağmen o yıllarda Köşektaş’ta orta eğitim veren bir kurum yoktu. Bu durum tüm köy halkını olduğu gibi, beni de çok rahatsız etmekteydi. Bu nedenledir ki, gerek düğün ve cenaze merasimlerinde, gerekse Cuma hutbelerinde, bu sorunu sürekli dile getirerek, konuyu hep canlı tutmaya, köy halkının konuya olan duyarlılığını artırmaya çalıştım.

 

Sorunun çözümü de yine herkes tarafından bilinmekteydi. Ta 8-9 yıl öncesinde nice emekler sarfedilerek atılmış temel bizi bekliyordu. Bundan sonra yapılması gereken iş, köy halkını, bilhassa da yurtdışında bulunan Köşektaşlı kardeşlerimizi biraraya getirerek yeni bir başlangıç yapmaktı. Zaten bu da çok sürmedi. Zamanla hayallerimiz bir bir gerçekleşmeye, bu uğurda yürütülen faaliyetler köy halkının çok büyük bir çoğunluğu tarafından kabul ve destek görmeye başladı.

 

Bugün gibi hatırlıyorum. 1975 yılının aralık ayıydı. Öğle namazını henüz yeni kıldırmıştım. Seyit Çavuş (Cesur)’la karşılaştım. Selamlaşıp hal hatır ettikten sonra, köy halkının ilkokul binasında toplantı halinde ve bir karar alma aşamasında olduğunu, benim de orada beklendiğimi ifade etti. İkimiz de vakit kaybetmeden ilkokula yöneldik. İlkokula vardığımızda çok büyük bir kalabalık toplantı halinde idi. O zamanki dernek yönetiminde bulunan bazı arkadaşlar daha okul girişinde bana yönelerek; inşasına devam etme kararı alınan ortaokul binasının yapımı için gerekli olan paranın tedarikini sağlamak amacıyla bir kişi görevlendirip yurtdışına gönderme kararı aldıklarını, görevlendirilecek bu kişinin seçimle belirlenmesi gerektiğini, seçimde yarışacak adayların köy halkının önerisi doğrultusunda önceden belirlendiklerini, belirlenen adaylar arasında benim de bulunduğumu ilettiler. Köy halkının bana karşı olan güveni beni bir hayli cesaretlendirmiş ve gururlandırmıştı. Beni böylesi şerefli bir göreve layık gördüklerinden dolayı oradakilere teşekkür ettikten sonra; mesleğim icabı icra etmem gereken bir görevim olduğunu, bu sebepten dolayı yurtdışına gitme görevinin zaman sorunu olmayan başka bir kardeşimiz tarafından üstlenilmesinin daha uygun düşeceğini söyledim. Ancak, orada bulunan halk tarafından yapılan yoğun ısrar sonucu aday olmayı ve seçime katılmayı kabul ettim.

 

Daha sonra seçim için gerekli olan tüm formaliteler yerine getirilip, kapalı oylama yapıldı. Yapılan bu kapalı oylama sonunda şahsıma verilen 105 oy gereği dernek yönetimi tarafından yurtdışına çıkmakla görevlendirilmem gerekirken, kimi dernek yönetim kurulu üyelerinin öne sürdükleri şu gerekçe: “Gidemez, çünkü dernek yönetim kurulu üyeliği sıfatı yok.” buna engel teşkil etti. Bunun üzerine dernek yönetim kurulundan bazı arkadaşlar dernek tüzüğünde yaptıkları küçük bir değişiklikle, dernek yönetim kurulu üyeliği sıfatı edinmemi sağladılar. Yapılan ikinci oylamada; 104 oy bana, 94 oy Mehmet Tandoğan’a çıktı. Bu sonuçlardan sonra Mehmet Tandoğan ve ben yurtdışına gitmek ve para toplamak amacıyla dernek yönetimi tarafından görevlendirildik.

 

Bundan sonra bir yandan pasaport için gerekli evrakların tedarikini sağlamaya çalışırken, bir yandan da Hacıbektaş İlçe Müftülüğü’ne başvurarak, yurtdışına çıkabilmem için müsaade istemiştim. O yılların Hacıbektaş ilçe müftüsü sayın Bekir Özcan, bunun ancak yıllık izin hakkımı kullanarak ve yerine getirmekle yükümlü olduğum imamlık görevimi yurtdışında bulunacağım zaman dilimi süresince aksatmadan devam ettirebilecek bir vekil göstermem durumunda mümkün olabileceğini bildirdi. O yıllarda köyde bu işi üstlenebilecek Mustafa Özdoğan vardı. Bu durumu kendisiyle konuşup bir karara bağladık. Mustafa Özdoğan yurtdışında bulunacağım zaman diliminde imamlık görevini üstlenecek, böylece köy cemaatı imamsız kalmayacaktı. Ben bu işlerle meşgul olurken, dernek yönetimi de mühür, makbuz gibi yardım toplamak için gerekli olan araç ve gereçlerin teminini sağlamaya çalışıyordu.

 

O günlerde (Ocak 1976) yol arkadaşım Mehmet Tandoğan’ın eniştesi Mehmet Bozkurt köydeydi ve yakın bir zaman sonra kendi özel arabası ile Almanya’ya dönecekti. Bu durum bizim için çok büyük bir fırsattı. Zira Mehmet Bozkurt’un kabul etmesi durumunda bir kuruş bile yol ücreti ödemeden Almanya’ya gidebilirdik. Ve öyle de oldu. Almanya’ya Mehmet Bozkurt’un arabası ile gitme kararı aldık. Bu kararımızı Mehmet Bozkurt’a ilettik. Hiç üstelemedi bile. Bizi arabasıyla Almanya’ya kadar götürmeyi kabul etti.

 

1976 yılının Ocak ayı idi. Artık pasaport, mühür ve makbuzlar hazırdı. Yola çıkmamız için hiç bir engel kalmamıştı. Arkadaşlarla helalleşip Almanya’ya doğru yola çıktık. Çıktık ama, yolculuk boyunca geri çevrilme korkusu bizi bir türlü terk etmedi. Bulgaristan’ı sorunsuz geçtikten sonra, o yıllarda Yugoslavya’nın, günümüzde ise Slovenya Cumhuriyeti’nin Kranj Bölgesi’nde bulunan ve aynı zamanda Slovenya Cumhuriyeti’nin başkenti olan Ljublujana kenti üzerinden, Jesenice (Yugoslayya tarafı) / Villach (Avusturya tarafı) hudut kapısına gece çok geç saatlerde vardık. Yugoslavya – Avusturya Hudut Kapısı orta yükseklikten oluşan dağların tam göbeğinde ve yüksek bir noktada idi. Çok şiddetli ve dondurucu bir soğuk vardı. Jesenice’yi sorunsuz geçtik. Ancak Avusturya’ya girişte bizi eğlediler. Arabadan inmemizi istediler. Valizlerimize varana dek didik didik arama yaptılar. Yapılan sorgulama sonucu Avusturya’ya girişimiz uygun görülmedi ve geri çevrildik.

 

Korktuğumuz başımıza gelmiş, Avusturya hudut kapısından çevrilmiştik. Donup kalmış, ne yapacağımızı bilmiyorduk. Edilen bir yığın masraf, sarfedilen nice emek, katedilen bunca yol, çekilen onca eziyet ve zahmetten sonra geri dönüşü bir türlü kabullenemiyor, çaresizlik içinde kıvranıp duruyorduk. Neden sonra Almanya’ya bir de Ljublujana üzerinden demir veya hava yoluyla geçmeyi deneyelim dedik. Öyle kuru ve dondurucu soğuk vardı ki, dışarıda durulacak gibi değildi. Hemen arabaya bindik ve sürdük. Kısa bir yolculuktan sonra Ljublujana’ya vardık. Mesai saatinin başlamasıyla birlikte, Almanya’ya bilet kestirmek için ilk önce demir, daha sonra da hava yolları bürosuna müracaatta bulunduk. Ancak ne demir yolları bürosundan, ne de hava yolları bürosundan Almanya için bilet kestiremedik. Her iki kurumun da gerekçesi: Alman Dışişleri Bakanlığı’ndan kendilerine iletilen bir talimat doğrultusunda, kurum olarak Türkiye’den gelecek hiç bir turisti Almanya istikametine taşımamaları yönünde karar aldıklarını ve bu nedenle de bize bilet satamayacakları yönünde idi. O yıllarda Almanya’ya olan yoğun kaçak işçi akışını durdurabilmek için, Alman Dışişleri Bakanlığı bu yönde bir önlem almayı gerekli görmüştü ve bu nedenle giriş kapılarında yapılan kontroller bu denli sıklaştırılmıştı.

 

Hangi kapıya yönelsek yüzümüze kapanıyordu. Çaresiz, bitkin ve üzgündük. Artık geri dönmekten başka çaremiz kalmamıştı. Ancak köye nasıl varacaktık, kime ne diyecektik bilemiyorduk. Mehmet Bozkurt’la ağlaşarak vedalaştık. O arabasıyla Almanya’ya, biz ise kalacağımız otele gittik. Ljublujana’daki bir otelde geceledikten sonra, ertesi gün saat 11:00 sularında demir yoluyla İstanbul’a doğru hareket ettik.

 

Saklanmaz bir gerçektir ki, Avusturya sınırından geri çevrilişimiz köyde kimileri tarafından sevinçle karşılanmıştı. Bizi bu yıldırmamış ama üzmüştü.

 

Aradan çok bir zaman geçmedi. Bir kaç hafta sonra (Mart 1976) dernek yönetimi almış olduğu bir kararı bana iletti: ’’Yeni bir pasaport çıkarmak ve vize için müracaatta bulunmak amacıyla gerekli evrak ve belgeleri temin edip Ankara’ya gitmem talep ediliyordu.’’ Bu konuyu dernek yönetimiyle yeniden konuşup belirli bir karara bağladıktan, gerekli evrak ve belgeleri de tedarik ettikten sonra, Hacı Mehmet Akdemir ile birlikte otobüse binip Ankara’ya doğru yola koyulduk.

 

Ankara’ya varır varmaz, o yıllarda Ankara’daki Ulus Polis Karakolu’nda görev yapan Ertan Akdemir’in Mamak’daki evine misafir olduk. Orada ikamet gösterip, yeni bir pasaport, otobüs bileti ve vize için o yıllarda Türkiye - Almanya arasında transit yolcu taşımacılığı yapan Bosfor Turizm Şirketi’ne başvuruda bulunduk. Hemen ertesi gün Almanya’ya gidebilmem için gerekli olan otobüs bileti de, pasaport da, vize de hazırdı. Tüm bu işlemler için Bosfor Turizm Şirketin’i tercih etmiştik. Çünkü Ali Osman’ın Hasan (Hasan Dündar) da aynı şirket otobüsüyle, aynı gün ve aynı saatte Almanya’ya hareket edecek, bu bağlamda da bana arkadaşlık edecekti. Böyle denk getirmiş, böyle kararlaştırmıştık. Artık tüm hazırlıklar tamamdı. Köye dönüp hareket gününü beklemeye başladık.

 

Hareket günü gelip çatmıştı. Ali Osman’ın Hasan ile birlikte Ahmet Ağa’nın Bekleme (Uçkuyu)’den Kayseri otobüsüne binip Ankara’ya, oradan da Bosfor Turizm Şirketi’ne ait bir otobüse binip Almanya’ya hareket ettik. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Maribor (Avusturya) ve  Salzburg (Almanya) sınır kapılarını sorunsuz geçtik. İlk Münih kentine vardım. Münih ve çevresinde bulunan Köşektaşlılar tarafından büyük bir teveccüh ve ilgi ile karşılandım.

 

O yıllarda yurtdışında bulunan tüm Köşektaşlılar yeni kurulan dernek ve yaptığı çalışmalardan, bu bağlamda da para toplamak amacıyla bir kişinin yurtdışına gönderileceğinden haberdar olduklarından, gerekli hazırlık ve tedariki yapmışlardı. 1976 yılı, Osman Şeref’in işsiz olduğu bir dönemdir. Almanya’da bulunacağım süre boyunca, arabasıyla kent kent, hayım hayım dolaştırarak Almanya’da yaşayan Köşektaşlılara o ulaştıracaktı beni. Almanya gezisi bu şekilde tertip edilmiş, bu şekilde de uygulanmıştır.

 

Zaman kaybetmeden işe koyulduk. Münih’ten sonra ikinci durağımız olan Mainz’e vardık. Münih’de olduğu gibi Mainz’de de büyük bir teveccüh ve ilgi ile karşılandık. Merkez olarak Mainz’deki Cam Firması’nın Hayımı’nı belirledik. Çünkü en çok Köşektaşlı burada yaşamaktaydı. Burada yapmış olduğumuz ilk toplantıda: ’’Madem ki dernek yönetimi böyle bir karar aldı ve sizi buraya gönderdi, biz elimizden geleni yapmaya hazırız. Almanya’daki Köşektaşlılar olarak hiç kimseye el avuç açmadan bu işi kendimiz başaracağız.’’ şeklinde bir karar alındı. Bu karar Almanya’daki tüm Köşektaşlılara dalga dalga iletildi.

 

Toplantıda alınan karardan sonra bu kapsamda yapılacak yardımların umulandan yüksek olacağını sezinledim. Hemen köyle irtibata geçerek, ihale işini bir an önce halletmelerini önerdim. Bu önerim üzerine ihale ben henüz Almanya’da iken, Gülşehir’in bugünkü belediye başkanı sayın Erol Ünlüsoy’a verildi. İnşaata ise ben döndükten sonra başlandı.

 

Almanya’yı karış karış dolaştık. Mainz’den sonra Köşektaşlıların bulundukları diğer kentlere hareket ettik. Stuttgart, Dortmund, Duisburg, Köln, Düsseldorf ve çevresinde bulunan tüm Köşektaşlılara ulaştık. Tüm Köşektaşlılar ortaokul namına verdikleri paralara ek olarak, yakıt giderlerini karşılamak amacıyla, Osman Şeref’e ek yardımlarda da bulunuyorlardı. Yukarıda da belittiğim gibi, Osman Şeref o yıllarda işsizdi ve yakıt giderlerinin bir türlü karşılanması gerekiyordu. Zaten yakıt giderlerinden başka bir giderimiz de yoktu. Köşektaşlıların kaldıkları hayımlarda eğleşiyor, onların pişirdikleri yemeklerden yiyip, içtikleri içeceklerden içiyorduk. Bu nedenle de, barınma-yeme-içme gibi ihtiyaçlarımızı karşılamak için bir kuruş bile harcamıyorduk.

 

İnanılır gibi değildi. Tam 38 gün sonra ulaştığımız meblağ tamı tamına 101.000 DM (Deutsche Mark) idi. Bir ara Erdoğan Şeref’le birlikte Fransa’ya gitme kararı da aldık, ancak; “Ne olur, ne olmaz, sınırda sorun çıkabilir, bu da bize pahalıya mal olur.” kuşkusuyla bu kararımızdan vazgeçtik.

 

Mesafe olarak Mainz’e hayli uzak olan ve ancak bir iki Köşektaşlının yaşadığı Hamburg ve diğer kıyı kentlere gitmeyi uygun görmedik. Bu kentlerde yaşayan Köşektaşlılara haber göndererek, ortaokul için yapacakları para yardımını köydeki eşleri aracılığıyla yapmalarını önerdik. Bu önerimiz sonrasıdır ki kendilerine Almanya’da ulaşamadığımız Köşektaşlılar yardımlarını köydeki eşleri aracılığıyla yapmışlardır.

 

Son durağım Frankfurt’tu. Frankfurt’ta da bir yığın Köşektaşlı vardı. Beni beklemediğim bir eda ile ağırladılar, uçak biletine varana kadar her şeyimi temin ettikten sonra da sade bir törenle Türkiye’ye uğurladılar.

 

Özel bir havayolu şirketinin Charter uçağıyla İstanbul’a, İstanbul’dan THY (Türk Hava Yolları)’ nın iç hatlar uçağıyla Ankara’ya geçtim. Ankara Esenboğa Havaalanı’ndan kiraladığım bir taksi ile Ankara Terminali’ne, Ankara Terminali’nden de Kayseri otobüsüne binip Ahmet Ağa’nın beklemede indim. 

 

Hemen hemen 40 gün sonra beklenenden fazlasını elde etmiş olmanın verdiği keyifle varmıştım Köşektaş’a. Almanya’da toplanan 101.000 Alman Markının bir kısmını yasal yollardan (4,50 TL üzerinden) bankalara, bir kısmını ise kaçak yollardan (5,00 TL üzerinden) Kızılağıllı Hacı İbrahim’e bozdurmuştuk. O zamanın parasıyla çok yüklü bir para birikmişti. Bu nedenledir ki aslında ta başında sadece 3 derslik olarak tasarımlanan ortaokul binasının planını hemen 6 derslik olarak değiştirmiş ve uygulamaya sunmuştuk. Buna rağmen eldeki para miktarı tüm masrafları karşıladığı gibi artmıştı da. Artan parayla o dönemin Nevşehir İl Bayındırlık müdürü sayın Hamdi Tüfekyapan’ın desteğini de alarak, Karşı Mahalle’deki yeni Sağlık Ocağı’nın yapımını gerçekleştirmiştik.

 

Yine o yıllarda başta Ali Kea’nın Bayram olmak üzere, köy halkının destek ve yardımlarıyla para toplayarak ek bir birikim sağlamış, sağlamış olduğumuz bu ek birikimle minareyi yaptırmış, mezarlığın etrafını tel örgüyle çevirtmiş, imam evinin de tamiratını yaptırmıştık.

 

1976’da okul binasının inşaatı henüz devam etmekte iken sık sık Ankara’ya giderek, ortaokulda eğitim ve öğretime daha o yıl başlanması için çeşitli temaslarda bulundum. O yıllarda Nevşehir milletvekili olan sayın Hüsamettin Başer’in bu konuda bana çok yardımı dokundu ve bu uğurda sarfettiğim çabalarımın hiç biri boşa gitmedi.

 

Daha sonraları kendi çapımızda bir açılış töreni düzenlemiş, Köşektaş Köyü Ortaokulu’nun açılış töreni için o yılların Nevşehir Valisi sayın Macit Sönmez’i, İl Millieğitim Müdürü sayın Yılmaz Atalay’ı Köşektaş’a davet etmiştik. Nevşehir Valisi sayın Macit Sönmez’in açılış konuşmasının hemen başında bana dönerek söylemiş olduğu şu sözcükler hala belleğimde:

 

Bir din görevlisinin, bu tür çalışmalarla içinde yaşadığı topluma öncü ve örnek olması çok sevindirici ve takdir edilecek bir davranış. Üstün gayretiniz ve özverili çalışmalarınızdan dolayı sizi tebrik ediyorum!

 

Daha sonra törende hazır bulunan öğretmen arkadaşlara dönerek:

 

Bir köy imamının elde etmiş olduğu başarıyı görmekteseniz. Bu davranış hepinize örnek olsun! diyerek konuşmasına devam etmişti.

 

Köşektaş’a ait anı ve hatıraları unutmak ne benim için, ne eşim için, ne de çocuklarım için mümkündür. İstenmeden yaşanmış bazı olumsuzluklar olmuş olsa da, biz hiç kimseye kırgın ve dargın değiliz. Tüm Köşektaşlıları saygı ve sevgiyle selamlıyoruz.

 

Nuri Biçer

Köşektaş Köyü Eski İmamı  

*Notlar ve Sentez: Lütfullah Çetin


 

Anasayfa

Top
Şebeke: www.kosektas.net - İletişim: kosektas@kosektas.net  | Son Güncelleme: 28 Eylül 2008