KÖŞEKTAŞ'TA TAŞLAMA TÖRENİ
Dr. E. Sabri Dündar
____________________________________________________________________________
Yaşı 45-50'nin üzerinde olupta Köşektaş ve Kızılağıl köyleri kökenli olanlar çok iyi bilirler ki, 1970 öncesinde şöyle garip bir adet vardı iki köy arasında. Dini bayramlarda bayram namazından çıkan her iki köyün gençleri ve genç-çoçukları iki köy arası bir meydanlıkta karşıkarşıya gelirler. Bir müddet süren ağız dalaşından sonra “daşlaşırlardı”.
Yani, karşılıklı olarak elle ve örme sapanlarla birbirlerine taş atarlar, küfürlerle karışık epeyce süren bir kaçıp kovalamaca sonrası, sanırım öğle saatlerinde yorgun ve yaralı bir şekilde kimin galip geldiği belli olmadan karşılıklı olarak köylerine çekilirlerdi. Ta ki, öbür dini bayrama kadar. Aslında her iki köy arasında çok eskiye dayanan aşiret ve akrabalık ilişkileri vardı. Bir tanesine ilkokul yaşlarında iken uzaktan korku ile benim de katıldığım ve çanlı tanığı olduğum, ne zamandır sürdüğü belli olmayan bu ilginç adet, bu “arkaik” kültür kalıntısı, sonradan ciddi düşmanlıklara ve yaralanmalara neden olmaya başladı. Hatta son bir kaçında işin içine ateşli silah kullanımı ve yaralanmalar da girince, her iki köyün ortak kararıyla çok haklı olarak sanırım 1967 veya 1968 yıllarında sona erdirildi. Ancak özellikle dini bayramların içinde olmasının da kendi içinde taşıdığı tezatlıkla birlikte neticede bir “düşmanlık kültürü”idi. Belki de çok eski bir “arkaik kültür kalıntısı” idi. Veya kendine özgü lokal bir olaydı. Sona erdirilmesi de çok yerinde olmuştur. O dönemde bütün Türkiye'de ve özellikle Köşektaş'ta da yükselmeye başlayan siyasal bilincin de gençleri ve aydınları etkilemesinin payı olduğunu düşünüyorum. Bu benim yorumum.
Aslında bu “daşlaşma kültürü” hiç eksik olmamıştır, bizde ve doğu toplumlarında. Sürekli düşmanlık üreten bu kültür ve davranışlar biçimi, kimin neye,niçin düşman olduğunu bilmeden, bilemeden sürüp gidiyor veya sürdürülüp gidiyor.
Toplumun önünü tıkayan, yenileşmenin, gençleşmenin oluşumuna engel her türlü statükodan yana gerici bir kültür veya kültürsüzlüktür. Statükoyu korumak için düşmanlıkların olması gerekir veya düşmanlıklar yaratılmalıdır. Bir canlılık da getirmiyor bizlere, karşımızdakilerinin de haklıolabileceğini söyleyemiyor. Dolayısıyla karşımızdakilerin doğrularınıpaylaşamıyoruz. Ister istemez yalan ve gerçekdışılık üretiliyor sürekli. Yaratıcılık ve üretkenliğin önündeki en büyük engel. Hep biz haklıyız, hep biz doğruyuz. Karşımızdakiler asla doğruyu söyleyemezler. Bu da tekrarı, biteviyeyi getirmektedir. Tekrardaki kahredici kolaycılığı ve de ezberi. Burada tabiki zekaya yer yok. Ihtiyaç da yok zaten. Düşmanlıklara taraf olmanız çok yeterlidir ve de gereklidir. O halde yaşasın düşmanlık! Her şeyi en iyi biz biliyoruz. Karşımızdakiler asla bilemezler. Ama ya biliyorlarsa? Onların doğrusundan mahrum kaldığımızın farkında mıyız? Matematik'te “Pi”sayısıbir evrensel gerçektir, hayır bu doğru demenin anlamıvar mı? Ya da o evrensel doğruyu reddetmenin yol açacağıvahim sonuçları ne olacak?
Karşıtaraflarda yaratacağı hasarı hiç düşünmeden sopalar ve taşlar elimizde bekliyoruz. Kimin kafasının gözünün yarılacağıbelli olmadan. Önemli olan o taşı atmak ve birilerini yaralamaktır. Acaba bütün dünya mı böyle? Sanmıyorum. O zaman uygarlıklar yaratılamazdı. Dinlerin, inançların, ideolojilerin aksi mesajlarına rağmen. Hiçbir şekilde engel olunamayan çok güçlü bir kolaycılık kültürü. Bir güdü. Sadece taraf olmanız yeterlidir. Başka hiçbir çaba gerekmez.
Şöyle düşünenler olabilir. Çıkar çatışması! Ancak aynı çıkarları savunuyor görünen, aynıortak değerleri paylaşan guruplar içinde veya arasında da olabildiğine göre çıkarla da çok fazla ilintili değil. O halde nedir bu olgu? Her atılan taşın başka büyük ve kalıcı düşmanlıklar üretmesini istediğimiz bir “egoizm”. Veya altında ezildiğimiz eski bir ortak süper ego mu? Ya da ortak bir suçluluk duygusu mu? Geçmişimiz bu kadar kriminal-kirli- mi?
Çok mu ahlakçı bir yazı oldu sevgili dostlar? Neyse çok dikkate alıp da kafa konforunuzu bozmayın. Üzülürüm sonra! “Daşlaşa daşlaşa” taşlaşacağız nasıl olsa.
“İnsana yabancı gelen tüm koşullarda yaşanmış veya yaşanabilecek anlık kayıtlardan bir demet bütün bunlar... Hemen herkesin kendinden bir parça bulabileceği ve yüzüne pussuz bir ayna olabilecek bu denemelerde, çoğu yazarın dört elle sarıldığı “mutlu son”, “acı son” gibi izlerden söz etmek mümkün değil. Gerçekle hayal ürününün birbiriyle örgülendiği, zamansal belirsizliklerle bezeli, okutan, okudukça düşündüren bir çalışma ve bir diğer deyişle, yazarın yıllanmış birikimlerinden küçük ve özel bir seçki bunlar...”
____________________________________________________________________________
Anasayfa