Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam62
Toplam Ziyaret522702
Köşektaş, Hacıbektaş

Vaktiyle Özgür Ansiklopedi Vikipedi`de köyümüze ait bir sayfa oluşturarak temel bazı bilgiler aktarmıştık. Vikipedi’deki kurallara bağlı kalarak oradaki bilgi ve belge zenginliğini artırma çalışmalarımız kesintisiz devam etmektedir. Yüksek düzeyde yabancı dil bilen, ilgi duyan, isteyen herkes, bizimle iletişime geçerek, köyümüze ait bu sayfanın hem başka dillere çevrilmesi, hem konu ve içerik zenginliğinin artırılması için elinden gelen katkıyı yapabilir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Türkiye'de bilim anlayışı ve dilbilim

Popper, insanı insan yapan, adına “dil” dediğimiz çok yönlü ve karmaşık mekanizmanın niteliğini ve günlük yaşamdaki işlevliliğini, kendi bünyesindeki dilbilgisi, sesbilgisi, sözdizimi, anlamlılık (semantik) yapılarıyla, somut ve şeffaf matematik - fizik işlemleri gibi, bir yandan saat gibi tık tık çalışan düzenli bir sisteme, öte yandan, algılanması güç soyut ve bulanık kara bulutlara benzetiyordu. Başlığı “Dil, bir saat ve karabulutdur” şeklinde olan konferansını, “Tüm fizik ve matematikçiler dilbilimci olma özlemindedir. Her dilbilimci de fizikçi veya matematikçi olma özlemindedir” (!) sözüyle konuşmasını bitiriyordu.

Evrensel bilim, “karabulutları” asırlardır anlamaya ve açıklamaya çalışıyor. Günümüzde, Sylviane Herpin, insanın yazılı-sözlü iletişiminde oluşan kara bulutların dokuz renk tonu arasındaki farklılıkları

1. Düşündüğünüz,

2. Söylemek istediğiniz,

3. Söylediğinizi sandığınız,

4. Söylediğiniz,

5. Karşınızdakinin duymak istediği,

6. Duyduğu,

7. Anlamak istediği,

8. Anladığını sandığı,

9. Anladığı,

şeklinde belirleyerek, yanlış anlamak ve anlaşılmak için en azından dokuz ihtimal bulunduğunu ileri sürüyor.

Yazılı-sözlü iletişimin bünyesinde böylesine tuzakları barındırması, bir yandan dilbilimin ne kadar önemli bir bilim alanı olduğunu ortaya koyuyor, öte yandan ülkemizde dilbilimin bir bilim alanı olarak zaman içinde nasıl algılandığının, diğer bilim alanları arasında bilim anlayışımız çerçevesinde hangi konuma yerleştirildiğinin enine boyuna irdelenmesini zorunlu kılıyor.

Geçmişe bakarsak, 1966 yılına ait Türk Dili Araştırmaları Yıllığı’nda Amerikalı dilbilimci Robert B. Lees’in (“Turkish Harmony and the Phonological Description of Assimilation”) adı altında İngilizce olarak yayımlanan bir makalesinin önsözünde derginin yazı kurulu tarafından bu makaleyi Türkçeye çevirip yayımlayamadıklarından ötürü okuyuculardan özür dileyen şöyle bir yorum yapılmaktadır:

“Bu yazının sahibi Prof. Robert Lees, 1961 yılında Amerika’daki Indiana Üniversitesi’nin Ural ve Altay Dilleri yayın serisinde “The Phonology of Modern Standard Turkish” (Çağdaş Türk Dili Sesbilimi) adlı 76 sayfalık bir kitap yayınlamıştır. Bu defa da bize, ricamız üzerine “Turkish Harmony and the Phonological Description of Assimilation” başlığını taşıyan değerli bir yazı göndermiştir. Yepyeni bir dilbilim dalı olan fonolojinin terimleri bizde henüz işlenmemiş olduğu için, yıllığımıza bunun Türkçeye çevirisini koyamadık, ancak İngilizce aslı ile yetinmek zorunda kaldık. Bundan ötürü İngilizce bilmeyen okurlarımızdan özür dileriz.” (s. 279-297)

Böylesine talihsiz bir önsöz, Cumhuriyet ile birlikte dil çalışmalarının yoğunlaşmasına ve hatta Dil Devrimi’nin gerçekleşmesine rağmen, o yıllardan itibaren makalenin yayımlanmış olduğu 1966 yılına kadar ülkemizde dilbilimin bir bilim alanı olarak yeterince tanınmadığını ve “bilim” anlayışımızda, özellikle sosyal ve beşeri bilimler alanında, daha da önemlisi Türk dili ve kültürü incelemelerinde, gereğince uygulama alanını bulamadığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Şöyle ki :

Her şeyden önce, fonoloji (sesbilim), dilbilimin yepyeni bir dalı değildir. İnsan dilinin yazı ile ifade edilmesinden itibaren dilin “ses düzeni” ile ilgilenen bu bilim alanındaki ilk adımların ta eski Hindistan’da M.Ö 460-520 yıllarında yaşamış Sanskrit dil uzmanı Panini’nin Sanskritçe Fonolojisi adlı eseriyle atıldığı söylenir. Sesbilimin asırlar boyunca gelişme gösterdiği de bilinir. 19. yüzyılda Polonyalı Baudouin de Courtenay, İsviçreli Ferdinand de Saussure gibi dilbilimcilerin çalışmalarıyla sesbilim “Genel ve Kuramsal Dilbilim”in vazgeçilmez bir dalı haline gelmiştir. 20. yüzyılda Prag Ekolü’nün öncülerinden Nikolai Trubetzkoy’un 1939’da yayımlanan Principles of Phonology (Fonolojinin Temel İlkeleri) adlı ünlü eseri ile ve yine bu ekolün önemli dilbilimcisi Roman Jacobson’ın araştırmaları ile birlikte, 1940’lı yıllarda ve 1950’li yılların başında Amerika’da dilbilimci Bloomfield, İngiltere’de Daniel Jones adlarıyla anılan sesbilim ekolleri doğmuştur. Nihayet 1960’lı yıllarda, o zamana kadar “yapısalcılık” (structuralism) ve daha sonraki yıllarda “işlevsellik”(functionalism) yöntemleriyle ele alınan dilbilim çalışmaları Amerikalı dilbilimci ve matematikçi Noam Chomsky ve Morris Halle’ın ortaya attıkları “üretici sesbilimi” modeli sesbilim incelemelerine yeni boyutlar getirmiştir.

Bu bağlamda, yukarıda sözü edilen Amerikalı dilbilimci Robert B. Lees’in The Phonology of Modern Standard Turkish (Çağdaş Türk Dili Sesbilimi) adlı kitabı ve “Turkish Harmony and the Phonological Description of Assimilation” (Türkçe’de Ses Uyumu ve Ses Kaynaşmasının Sesbilgisel Betimlemesi) makalesi “üretici sesbilim” modelinin Türk dili ses düzenine uygulanmasıdır. Diğer taraftan, daha da önemli olarak, “üretici sesbilimi” modelinin uygulandığı gibi insan dilinin “sözdizimi” ve “dilbilgisi” alanlarına da “dönüşümsel-üretici dilbilgisi” (Transformational Generative Grammar) modelinin uygulanmasıyla insanoğlunun tüm dillerinin ortak ve evrensel yapıları olduğunu iddia eden “evrensel dilbilgisi” (universal grammar) adlı kuram ortaya çıkmıştır.

Bu da sadece dilbilim alanında değil aynı zamanda genel olarak bilim anlayışında, fen, sosyal ve insani bilim alanlarında adeta bir devrim yaratmıştır. Nitekim,“yapay zekâ” (artificial intelligence) çalışmaları ve bugün günlük hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olan bilgisayar ve “bilişim” (information technology) faaliyetleri için bu devrimin çağımızdaki uzantılarıdır diyebiliriz.

Robert B. Lees’in makalesinin yayınlanmış olduğu 1966 yılından 21 yıl sonra, Türk dili ile ilgili üstün çalışmalarıyla tanınan değerli dilbilimci merhum Prof. Dr. Doğan Aksan’ın 1987 yılında Hacettepe Üniversitesi tarafından Türkiye’de ilk defa düzenlenen 1. Dilbilim Sempozyumun’dan önce Milliyet Gazetesinde yayımlanan makalesinde yer verdiği şu ilginç sözlerinin bu çerçevede altını çizmemiz gerekiyor: “Aşağı yukarı iki yüzyıldan beri Batılılaşma çabası içindeyiz. Eğitim -öğretim aşamasında milyonlarca genç nüfusu bulunan, dış dünya ile ilişkilerini sürekli olarak artırmaya çalışan yurdumuzda, ileri ülkelerde yerini çoktan edinmiş, dalbudak salmış olan dilbilimin yeterince tanındığını, uygulama alanını bulabildiğini söyleyebilecek durumda değiliz. Anadili eğitimi ve yabancı dil öğretimi alanlarını içeren uygulamalı dilbilimden başlayarak bütün dil ve edebiyat incelemelerine, iletişim sorunlarına, oradan reklamcılığa kadar uzanan çağdaş dilbilim bugünkü niteliğini ancak XX. yüzyılda kazanmıştır, birçoklarınca yeni bir bilim sayılır. Ancak filoloji ve felsefe çalışmalarıyla tarihin çok eski dönemlerine uzanan bir temel üzerine yerleşen bu alan bugün öylesine önem kazanmıştır ki, XX. yüzyılı ‘dilbilim çağı’ olarak niteleyenler vardır. Öte yandan ünlü dilcimiz Şemsettin Sami’nin daha 1887’de yayımladığı “Lisan” adlı kitabıyla bu bilimi tanıttığını, önemini vurguladığını da göz önünde tutmalıyız.”

Prof. Dr. Doğan Aksan’ın yukarıda sözünü ettiğimiz makaleyi yazmasından 25 sene sonra bugün, Türkiye’de akademik çevrelerde dilbilim çalışmalarının hız kazandığını, bu alanda önemli bilimsel yayın, yüksek lisans ve doktora araştırma tezlerinin yapıldığını ve ilgili diğer akademik faaliyetlerin gerçekleştiğini ve değerli dilbilimcilerin yetiştiğini görüyoruz. 1980’lerde Berker Vardar’ın, 1990’larda Ahmet Kocaman’ın dilbilim ve dilbilgisi kavram ve terimleri ile ilgili olarak hazırladıkları sözlükler önemli çalışmalardır. Aynı zamanda, bugün YÖK tarafından “sosyal, beşeri ve iİdari bilimler temel alanı” çerçevesinde “dilbilim” adı altında belirlenmiş bir anabilim alanı da bulunmaktadır.

Geleneksel olarak “dilbilim”, yukarıda da belirtildiği üzere, “kuramsal dilbilim” ve “genel dilbilim” başlıkları altında, insanoğlunun sahip olduğu “dil” mekanizmasını kuramsal düzeyde tek bir dile bağlı olmaksızın insan dilinin yapısal ve işlevsel özelliklerini değişik dillerden örnekler vererek inceler. Başka bir deyişle, dil betimlemesini içeren “genel dilbilim” ve dil kuramını irdeleyen “kuramsal dilbilim” genel olarak belli bir dile indirgenilmeden, ama kuramları doğrulayabilmek için çeşitli dillerden de tanımlama örnekleri verilerek, dil-kültür, dil-düşünce, dil-toplum, dil-edebiyat, dil-iletişim, söz-eylem, dil- öğrenim ve edinim ilişkileri çerçevesinde “insan dili”nin evrensel niteliğini, işlevliliğini, kavramsal ve yapısal niteliklerini, bunların “dil yapısı”nın (sözdizimi, ses düzeni, anlamlılık yapısı, dil bilgisi yapılarının) özellikleri doğrultusunda ne olup olmadığını displinlerarası bilim yöntemleriyle çeşitli kuramlar oluşturarak araştırıp tanımlamaya çalışır.

Bugün iki devlet üniversitemizde (Ankara Üniversitesi DTCF ve 9 Eylül Üniversitesi) lisans düzeyinde “Genel Dilbilim” bölümü mevcuttur. Mersin ve Hacettepe üniversitelerinde de “İngiliz Dilbilimi” adı altında lisans programları bulunmaktadır. Hacettepe, Ankara, Mersin, Boğaziçi ve 9 Eylül üniversitelerinde yüksek lisans ve sıraladığımız diğer üniversitelerde de (Mersin ve Hacettepe dışında) doktora programları yürütülmektedir.

Ancak ne var ki, tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, ülkemizde “dilbilim”in bir anabilim alanı olarak gereğince algılandığını, yeterince tanındığını ve dolayısıyla doğru bir şekilde uygulandığını henüz söyleyebilecek durumda değiliz. “Dilbilim”, bugün ülkemizde algılanıp uygulanmasının aksine, İngilizce-Fransızca-Almanca-Türkçe dilbilimi, dil eğitimi, çeviribilim, mütercim-tercümanlık, Batı dilleri ve edebiyatı gibi tek bir dil ve kültür alanı ile sınırlı bir bilim alanı değildir.

Tüm dünya üniversitelerinin bilimsel araştırma ve eğitim faaliyetlerinde “dilbilim” bir temel alan bilimi olarak Doğan Aksan’ın seneler önce belirttiği gibi öylesine dalbudak sarmıştır ki, toplumdilbilim (sociolinguistics), ruhdilbilim (psycholinguistics), uygulamalı dilbilim (applied linguistics), sesbilgisi ve sesbilim (phonetics and phonology), antropolojik dilbilim (antropological linguistics), dil kullanım bilimi (söz-eylem çözümlemesi, söylem çözümlemesi) (pragmatics), anlam bilim (Semantics), dil felsefesi (linguistic philosophy), edebi dilbilim (literary linguistics), dilbilim tarihi (historical linguistics), nörodilbilim (neurolinguistics), bilgisayar dilbilim (computational linguistics), bilişim (information technology) ve hatta dilbilim mühendisliği (linguistic engineering) gibi alan-dalları oluşmuştur.

Görülüyor ki, “dilbilim”, tıp, hatta mühendislik alanlarına kadar dal budak sarmış olmasının yanı sıra, tüm Sosyal ve İnsan Bilimlerinin temelini oluşturmaktadır. Ancak, ne yazık ki, bugün yukarıda sözünü etmiş olduğumuz dilbilim dallarının YÖK tarafından belirlenmemiş olması, dilbilimin ülkemizde gereğiyle tanınıp gelişememesine ve uygulama alanında özellikle sosyoloji, siyaset bilimi, hukuk, işletme, basın-yayın, iletişim bilimleri, edebiyat, felsefe, psikoloji, antropoloji gibi diğer akademik alanların bünyesinde veya yanında yerini bulamamasına neden olmaktadır.

Sonuç olarak, bilinmektedir ki, insan dili, insanoğlunun tüm sosyal, kültürel, psikolojik ve iletişim gereksinimlerine yanıt verir. Bu bağlamda, “dilbilim” insanoğlunun niteliğini ve onun içinde yaşamış olduğu toplumu tanımak bakımından hiçbir akademik kuruluşun vazgeçemeyeceği temel bir bilim alanıdır.

Bu nedenle, ülkemizde YÖK ve TÜBİTAK nezdinde ve üniversitelerimizde dilbilim anlayışının gereğiyle algılanarak uygulama alanlarını geliştirmek Türk bilim düşüncesinin çağdaş bir temel üzerine oturması açısından büyük önem taşımaktadır.

Prof. Dr. Sinan Bayraktaroğlu

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
379 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Özer Akdemir
U R G A N

Yokluktan, yoksulluktan
canına kıyan babalara!..

Başına ne geldiyse bu altında uzanıp hülyalara daldığı eğri kavak ağacı yüzünden geldi. Yaşıtıydı, sırdaşıydı, arkadaşıydı. Ona kıyamadı! Ölümü onun dibinde karşıladı. Attı urganı budağına, aldı canını gözünü kırpmadan!..

Bahar yelinin uçsuz bucaksız bozkırda boyvermiş çiğdemleri okşayarak son karları da erittiği gün, sanki gök boşalmış gibi yağmur yağıyordu. Yalnız Atlar Ülkesini aşıp, tepenin yamacından kıvrılarak köyün tam ortasından geçen dere coştukça coşmuştu.

“Kırk yıl önce böyle bir sel geldiydi” dedi, dişsiz ağzında cümleleri yuvarlayan Kelik Derviş. Önlerinde boz bulanık akan seli tepenin yamacındaki çeşmenin başından seyreden bir grup köylünün arasındaydı. Selin gürleyişi, sanki yeryüzünü dövmek, hıncını almak ister gibi hışımla yağan yağmurun sesini bile duyulmaz etmişti ki Kelik Dervişin sözlerini de sanırım benim dışımda duyan olmadı.

Başlarına geçirdikleri ceketler, naylon poşetler, şemsiyelerle yağmurdan korunmaya çalışan köylülerin içindeydim ben de. Sele baktıkça başım dönüyor, başım döndükçe bakmak istiyordum. Sarıdan, mora, kırmızıdan toprak rengine bürünen suların kocaman bir ağaç gövdesini, ölü bir tilki leşini, her türlü ağaçtan binlerce yaprak ve dalı önünde sürükleyişini izlemeye doyamıyordum.

Az ötemizde yüzünü iki elinin arasına alıp görüntüye dalmış gitmiş ozanı neden sonra fark ettim. Sudan çıkmış sıçan gibi ıslanmıştı ama o bunun farkında bile değildi. Anladım ki yine başka bir alemdeydi. Asıl adını kendisi bile unutmuştu. Yıllardır ‘Ozan’dı o bizim köylü için. Yanına gidip çömeldim, şemsiyemi başının üzerinde tutarak yağmuru kestim; “Hayırdır Ozan, daldın gittin sellere” dedim. Uykuda uyanır gibi yüzüme baktı. Saçlarından yağmur suları süzülüyor, bıyıklarının, kirpiklerinin ucundan damla damla akıyordu.

Gülümsedi, bakışlarını yere indirdi. Yağmurun, selin sesine karışan bir mısra döküldü dudaklarından;

“Taşkın sular gibi akıp çağlarım
Didarı görüben gönül eğlerim
Dünyaya geleli her dem ağlarım
Çeşmim karışmadık seller mi kaldı”

Daha dün, çok uzakta, Kırşehir’den de ötede şimşeklerin parıltısının yanıp söndüğü bir gece vakti, yağmurdan önce gelen serinliğiyle ürperdiğimiz eski bağlardaki bir pağın kerpiç duvarına yaslanıp demlenirken de Karacaoğlan’ın bu türküsünü söylemişti, Elimi omzuna koyup, gözlerine baktım. Bir kez daha gördüğüm bakışlar yüreğimi dağladı. Öylesine acı dolu, öylesine dünyadan geçmiş, herşeye boşvermiş bir bakıştı ki!

Gözlerimi kaçırıp kalktım yanından. O da kalktı. Ben, yağmurun oluşturduğu, sele kavuşmak için olanca aceleciliğiyle akan ince dereciklere basmamaya çalışarak toprak yoldan sağa kıvrılırken, o sularına batıp çıktığı yağmura aldırmadan elmalık tarafına yürüdü, gitti. Bu onu son görüşüm oldu.

Selden iki gün sonra o incecik bedenini mezarına koyarken hep bu türkü döndü dolandı içimde. Ondan duyduğum son türküde kendi ölümünü anlattığını nereden bilirdim ki!

Herkes bir şey söyledi, her kafadan ayrı bir öykü çıktı, söylentiler aldı başını gitti günlerce köyde. Kimse, ozanın neden sahip olduğu tek toprak parçasında, eğri bir kavak dalına urgan atıp canına kıydığının gerçek nedenini anlamadı.

Bağı bahçesi, bostanı hep ortakçılıktı, doğuştan garibandı. Çalışır didinir, ürünün yarısını mal sahibine, emmisi, dayısı, bibisi olan akrabalarına verirdi. Hiç şikayetlendiğini duymadım ben bundan. “Aç açıkta değiliz. Tarla bizim olsa ne olur olmasa ne?” der güler geçerdi. O  zamanlar gençti daha, dünya toz pembeydi gözünde, gönlünde. Kısacık sürdü bu “yoksuluz ama keyfimiz paşada yok” günleri...

Eşini ikinci oğlunu doğururken kaybettikten sonra hiç kendinde gezmedi. Bir gün bile onu gözlerinde mutluluk ışığı ile yakalamadım o günden bu yana. Kendinden, köyden, köylüden, her şeyden uzak bir zamana takılıp kaldı yıllar yılı. Konuşması, yemek yemesi, yürümesi hep bir esriklik içindeydi. Sadece düğün dernek gezip türkü söylediği ya da şarap testisinin başına çömelip bardaklarca içtiği günlerde yüzü birazcık da olsun rahatlardı. Son gününe kadar da bu böyle oldu.

Ölümünün üzerinden on beş gün geçtikten sonra büyük oğlunu ortakçılık yaptıkları tarlada çalışırken gördüm. Acının da bir miadı vardı. Giden gitmiş yaşamak ağrısı hala kalanların omuzlarındaydı.

Daha 15-16 yaşlarında, bıyıkları terlememiş fidan gibi bir gençti. Yanına gittim, biraz laflamak daha çok da ona yardımcı olmak istedim. Domates fidesi dikiyordu toprağa. Küçük küçük çukurlar açıp çamurlu toprağın bağrını araladım, fideleri dikmesi için.

Çalışırken bir yandan da köyün öbür ucundaki mezarlıkta toprağın bağrında uyuyan babasını anlatıyordu. Ozanla aramızdaki muhabbeti iyi bilecek kadar yaş almıştı o da; “Babamın bu dünyada tek huzur bulduğu yer o kavaklıktı emmi” dedi. Akrabalık yoktu Ozanla aramızda ama çocukları emmi bellemişti beni.  Sesi çocukluğunun artık ebediyen bittiğini bilenlerin olgunluğundaydı.

İkimizde oturduk toprağın üzerine. O anlatmaya devam etti; “Annemle gençliklerinde eğri dalın altında buluşurlarmış hep. O yüzden yıllarca tüm kavak tüccarlarına hayır dedi, satmadı kimseye. Kardeşimin, spor ayakkabısı olmadığı için beden eğitimine giremediğini öğrendiğinde çok üzüldü. Bir hafta içinde sadece eğri dalı ayırarak bütün kavakları sattı. Tüccar da vazgeçmesinden korkmuş olacak ki hemencik eğri kavak dışındaki tüm ağaçları kesti.  Babam, o gün bıçkı seslerini duymamak için köyden çıktı, ilçeye gitti. Akşam karanlık çökerken geldiğinde elinde iki çift spor ayakkabısı, giysiler, tadını çoktan unuttuğumuz yiyecekler vardı. Çok güzeldi yemek o akşam. Annem öldüğünden bu yana evde eline almadığı bağlamanın başına geçip türküler yaktı. Annemin en sevdiği “Tatlı dillim, güler yüzlüm ey ceylan gözlüm / Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen” türküsünü defalarca, gözlerinden yaşlar boşanarak söyledi. Şaşırmış, ama babam sanki yaşama yeniden dönmüş gibi de sevinmiştim. Bu onun son gecesiymiş!”

Hiç bir şey söylemedim. Hayatının baharındaki delikanlının babasına veda sözlerini dinledim;

“şimdi anlıyorum ki, kavak ağaçlarının kesildiği gün babam da dünyayla bağını kesti. Annemle ilk buluştukları eğri kavağı işte bu yüzden satmadı, boynuna ipi orada geçireceğini biliyordu”

Göğsümü tıkayan kederi bastırıp yanından ayrılırken ozandan son dinlediğim türküyü mırıldanıyordum;

“Alları çıkarıp karalar geyip
Sen varıp ellerin sözüne uyup
Bir gün ben kendime kıyarım deyip
Urgan atmadığım dallar mı kaldı”

Özer AKDEMİR
EVRENSEL