• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam29
Toplam Ziyaret877345
Resim Tanıtım Köşesi

Görseldeki figürlerin konumlanışı, dönemin ev içi rollerini ve teknolojik cihazlarla kurulan ilişkileri temsil eden bir mikro-toplumsal düzen sunuyor. Erkek figürün cihazın düğmelerini ayarlamakla meşgul oluşu, teknik müdahale rolünün aile içinde nasıl cinsiyetlendirilmiş bir pratik olarak konumlandığını ima ediyor. Çocuğun kolundaki saate işaret ederek sabırsızlık göstermesi, teknolojik beklentilerin kuşaklar arası farklılaşmasını yansıtıyor. Televizyonun üzerine eğilmiş genç kızın sıkılmış ifadesi, arızanın aile içi zaman akışını kesintiye uğratan bir “bekleme anı” yarattığını gösteriyor.

Arka planda çay servisi hazırlayan kadın figürü ise, ev içi bakım emeğinin sürekliliğini temsil ediyor; teknik aksaklık karşısında bile gündelik ritüellerin devam ettiğini vurguluyor. Televizyonun etrafında toplanmış bu küçük topluluk, erken medya teknolojilerinin yalnızca bir eğlence aracı değil, aynı zamanda aile içi etkileşimi biçimlendiren bir sosyalleşme odağı olduğunu ortaya koyar.

Bu bağlamda sahne, “televizyon tamiri”nin yalnızca teknik bir müdahale değil, aynı zamanda aile üyelerinin rollerini, beklentilerini ve ortak deneyimlerini yeniden üreten kültürel bir pratik olduğunu gösteren tipik bir Kurt Ard anlatısı niteliği taşıyor.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

KÖŞEKTAŞ'TA TAŞLAMA TÖRENİ

 

 Dr. E. Sabri Dündar


Yaşı 45–50’nin üzerinde olup da Köşektaş ve Kızılağıl kökenli olanlar çok iyi bilirler ki, 1970 öncesinde iki köy arasında şöyle garip bir adet vardı: Dini bayramlarda, bayram namazından çıkan her iki köyün yeni yetme gençleri, iki köy arasındaki bir meydanlıkta karşı karşıya gelir; kısa bir ağız dalaşından sonra “daşlaşırlardı”. Yani gençler, karşılıklı olarak elleriyle ya da örme sapanlarla birbirlerine taş atar; küfürlerle karışık kaçıp kovalamacanın ardından, sanırım öğle saatlerinde, yorgun ve yaralı bir şekilde, kimin galip geldiği belli olmadan köylerine çekilirlerdi. Ta ki bir sonraki dini bayrama kadar.

Aslında her iki köy arasında çok eskiye dayanan aşiret ve akrabalık ilişkileri vardı. Benim de ilkokul çağlarında, uzaktan korkuyla izleyerek tanık olduğum bu ilginç adet —ne zamandır sürdüğü belli olmayan bu “arkaik” kültür kalıntısı— zamanla ciddi düşmanlıklara ve yaralanmalara yol açmaya başladı. Hatta son birkaçında ateşli silahların da devreye girmesi üzerine, her iki köyün ortak kararıyla, çok haklı olarak, 1967 veya 1968 yıllarında sona erdirildi. Ancak özellikle dini bayramların içinde yer almasıyla kendi içinde büyük bir tezatlık taşıyan bu gelenek, aslında bir “düşmanlık kültürü”ydü. Belki çok eski bir arkaik kalıntı, belki de yöreye özgü bir gelenek… Her ne olursa olsun, sona erdirilmesi son derece yerinde olmuştur.

Bu geleneğin sona erdirilmesinde, o dönemde tüm Türkiye’de —ve özellikle Köşektaş’ta— yükselmeye başlayan siyasal bilincin gençleri ve aydınları etkilemiş olmasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Bu elbette benim kişisel yorumum. Aslında bu “daşlaşma kültürü”, bizde ve doğu toplumlarında hiç eksik olmamıştır. Sürekli düşmanlık üreten bu kültür ve davranış biçimi, kimin neye ve niçin düşman olduğunu bilmeden sürüp gider. Toplumun önünü tıkayan, yenileşmenin ve gençleşmenin oluşumuna engel olan her türlü sürer durumdan yana gerici bir kültür —ya da kültürsüzlük— tür. Mevcut durumu korumak için düşmanlıkların olması gerekir ya da düşmanlıklar yaratılmalıdır.

Bu kültür bize bir canlılık da getirmiyor; karşımızdakilerin de haklı olabileceğini söyleyemiyoruz. Dolayısıyla karşımızdakilerin doğrularını paylaşamıyoruz. İster istemez yalan ve gerçek dışılık üretiliyor sürekli. Yaratıcılığın ve üretkenliğin önündeki en büyük engel bu. Hep biz haklıyız, hep biz doğruyuz; karşımızdakiler asla doğruyu söyleyemez. Bu da tekrarı, tekdüzeliği getiriyor: tekrardaki kahredici kolaycılığı ve ezberi. Burada zekâya yer yok; ihtiyaç da yok zaten. Düşmanlıklara taraf olmanız yeterlidir ve gereklidir. O hâlde yaşasın düşmanlık! Her şeyi en iyi biz biliyoruz; karşımızdakiler asla bilemez. Peki ya biliyorlarsa? Onların doğrusundan mahrum kaldığımızın farkında mıyız?

Matematikte “pi” sayısı evrensel bir gerçektir. “Hayır, bu doğru değil” demenin bir anlamı var mı? Ya da o evrensel doğruyu reddetmenin yol açacağı vahim sonuçlar ne olacak? Karşı tarafta yaratacağı hasarı hiç düşünmeden, sopalar ve taşlarla bekliyoruz; kimin kafasının gözünün yarılacağı belli olmadan. Önemli olan o taşı atmak ve birilerini yaralamak. Acaba bütün dünya mı böyle? Sanmıyorum. Öyle olsaydı uygarlıklar yaratılamazdı — dinlerin, inançların, ideolojilerin aksi mesajlarına rağmen.

Hiçbir şekilde engel olunamayan çok güçlü bir kolaycılık kültürü bu: bir güdü. Sadece taraf olmanız yeterlidir; başka hiçbir çaba gerekmez. “Çıkar çatışması” diyenler olabilir. Ancak aynı çıkarları savunuyor görünen, aynı ortak değerleri paylaşan gruplar arasında da olabildiğine göre, bunun çıkarla da çok fazla ilgisi yok. O hâlde nedir bu olgu? Her atılan taşın başka büyük ve kalıcı düşmanlıklar üretmesini isteyen bir “bencillik”. Ya da altında ezildiğimiz eski bir ortak süper-bencillik mi? Veya ortak bir suçluluk duygusu mu? Geçmişimiz bu kadar kriminal ve kirli mi?

Çok mu ahlakçı bir yazı oldu sevgili dostlar? Neyse, çok dikkate alıp da kafanızı karıştırmayın; üzülürüm sonra! “Daşlaşa daşlaşa” taşlaşacağız nasıl olsa.

“İnsana yabancı gelen tüm koşullarda yaşanmış veya yaşanabilecek anlık kayıtlardan bir demet bütün bunlar... Hemen herkesin kendinden bir parça bulabileceği ve yüzüne pussuz bir ayna tutabilecek bu denemelerde, çoğu yazarın dört elle sarıldığı ‘mutlu son’, ‘acı son’ gibi izlerden söz etmek mümkün değil. Gerçekle hayalin birbirine örgülendiği, zamansal belirsizliklerle bezeli, okutan, okudukça düşündüren bir çalışma; yazarın yıllanmış birikimlerinden küçük ve özel bir seçki…”


 


0 Yorum - Yorum Yaz
Kitap Tanıtım Köşesi


Milliyetçilik:
Türkiye'nin Çıkmazı

“Erdoğan Aydın, bugün Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu bir etkinliğe çağırıyor okuru: Düşünmeye! Rehberlik ediyor üstelik.”


Milliyetçilikle dünyayı ve insanlığı sürekli savaş gerilimine sokmaktan başka bir şey yapılamayacağı bir yana; ülkenin sorunlarına da çözüm üretilemez!

Modernçağ tarihinin de gösterdiği gibi milliyetçilik; insanlığa, ortaçağdaki dinsel ideolojilerle kıyaslanacak denli büyük felaketler getirmiştir. Bütün savaşlar, artan silahlanma, eğitim, sağlık ve kalkınma bütçelerinin kısılması, hep milliyetçilikle meşrulaştırılmıştır. Dahası; insanı ve haklarını, dinin yerini alan yeni bir kolektif kimlikle ezmenin ve burjuvazinin çıkarlarına feda etmenin aracı olmuştur.

Sorunlarımızı görüp aşmamızı sağlayacak demokratik sağduyumuzu elimizden alıp, bizi öteki inanç ve halklara düşman etmekte din nasıl olumsuz bir misyon görmüşse, milliyetçilik de modern koşullarda aynı misyonu görmektedir.

Bu bağlamda devlet kendi halkına, sürekli olarak "davulcuya kaçabilecek kız" muamelesini reva görmektedir.

Özetle bu kitapta, milliyetçiliğin -ve yanısıra dinin- halkın kontrolü, tektipleştirilmesi ve haklarının unutturulması için nasıl temel bir ideolojik araç olarak kullanıldığı gösterilmektedir.

Kitap, kâh tarihe gidip, kâh günümüzde tartışılan sorunlara gelerek, milliyetçilikle şekillendirilmiş Türkiye’nin öyküsünü anlatıyor.

“Egemenliğin “kayıtsız şartsız millete ait” olduğunu haykıran egemen söylemin ardında, gerçekte “milletin” nasıl güdülüp kontrol altında tutulduğu yatıyor. “Halkını ve ülkesini sevmek” sanısının aksine, milliyetçiliğin hak ve özgürlüklerimizden uzaklaştırılmamıza hizmet eden bir egemenlik ideolojisi olduğunu da açıkça ortaya koyuyor.

Füsun Akatlı

Milliyetçilik: Türkiye'nin Çıkmazı

Erdoğan Aydın.

ISBN: 9789750406355