• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/Facebook
  • https://www.twitter.com/Twitter
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi4
Bugün Toplam124
Toplam Ziyaret855882
Eşref Çelik


Eşref Çelik
Celalettin Ölgün

Bu tanıtım metni, bir insanın hikâyesinden çok daha fazlası: Bir köyün mizah anlayışını, dayanışmasını, kırgınlıklarını ve neşesini taşıyan bir belleğin kapısını aralıyor. Eşref amca, kendi kusurlarını bile gülerek anlatabilen, insanın içini ısıtan o eski zaman karakterlerinden biri olarak hâlâ yaşamaya devam ediyor.

kosektas.net


Eşref, köyün belki en şakacı kişisiydi. Sanırım küs, kırgın oldukları da vardı. Ama herkesle şakalaşır, kendi kusurlarını, hatalarını açıkça söylemekten çekinmezdi. Birkaç devre muhtarlık yaptı. Elektrik ve evlere su onun zamanında geldi. Her şeyi abartarak anlatır; şakadan da olsa dul kadınları satlığa çıkarırdı.

Daha delikanlılığa yeni girdiği yıllarda; dilenmek için mi, herhangi bir şey satmak için mi, her ne amaçla gelmişlerse, Avanos ya da Genezin’den bir karı koca boş evlerden birine yerleşmişler. Kadın çok kurnazmış; delikanlıları hoş sözlerle, boş vaatlerle kandırıp yoluyormuş. Eşreflerin evindeki bir tek culuğu gözüne kestirmiş, Eşref’i kandırmaya çalışıyormuş:

“Yel olur, yelpen olur
Dibinde tikin olur
Seversen gelin sev
Kızlar cep çırpan olur.”

diye maniler söylüyor, tatlı diller döküyormuş. Eşref, bir gece culuğu kapmasıyla birlikte kadının evine… Eşref’e culuktan bir tike et düşsün ya!

Olanlardan habersiz anası Dilber karı, sabah sabah durmadan ortalıkta olmayan culuğu “cücülemekte”. O gece tilkiler birçoklarının horozlarını götürmüş, “zaar ki?”

Karısı Kezban da kendisi gibi şakacıydı. Eşref, köye gelen tüm abdallarla, çingenelerle ilgilenir, onlara yardımcı olurdu. Bir gün Kezban’a, kapılarına gelen çingene karısını gösterip:

“Beni kızdırma, valla seni şunlarla değişirim!” diye şaka yapacak olmuş. Kezban ondan aşağı kalır mı? Çingene karısının sırtındaki kalburları sırtlayıp, “Senin değişmene gerek yok. Biz değişiyoruz,” diyerek gitmeye başlamış.

Eşref: “Aman avrat, bunlar kokar, ben bunlarla yatamam,” deyince,

Çingene: “Niye kokayım, Eşref ağa? Puro sabunuyla güzelce yıkanırım, sonra da sarılır yatarık.” demiş.


Eşref: Eşref Çelik. 7 Nisan 2018.
Kezban: Kezziban Çelik. Ölümü: 2015.

Celalettin ÖLGÜN

KÖŞEKTAŞ'TA TAŞLAMA TÖRENİ

 

 Dr. E. Sabri Dündar


Yaşı 45–50’nin üzerinde olup da Köşektaş ve Kızılağıl kökenli olanlar çok iyi bilirler ki, 1970 öncesinde iki köy arasında şöyle garip bir adet vardı: Dini bayramlarda, bayram namazından çıkan her iki köyün yeni yetme gençleri, iki köy arasındaki bir meydanlıkta karşı karşıya gelir; kısa bir ağız dalaşından sonra “daşlaşırlardı”. Yani gençler, karşılıklı olarak elleriyle ya da örme sapanlarla birbirlerine taş atar; küfürlerle karışık kaçıp kovalamacanın ardından, sanırım öğle saatlerinde, yorgun ve yaralı bir şekilde, kimin galip geldiği belli olmadan köylerine çekilirlerdi. Ta ki bir sonraki dini bayrama kadar.

Aslında her iki köy arasında çok eskiye dayanan aşiret ve akrabalık ilişkileri vardı. Benim de ilkokul çağlarında, uzaktan korkuyla izleyerek tanık olduğum bu ilginç adet —ne zamandır sürdüğü belli olmayan bu “arkaik” kültür kalıntısı— zamanla ciddi düşmanlıklara ve yaralanmalara yol açmaya başladı. Hatta son birkaçında ateşli silahların da devreye girmesi üzerine, her iki köyün ortak kararıyla, çok haklı olarak, 1967 veya 1968 yıllarında sona erdirildi. Ancak özellikle dini bayramların içinde yer almasıyla kendi içinde büyük bir tezatlık taşıyan bu gelenek, aslında bir “düşmanlık kültürü”ydü. Belki çok eski bir arkaik kalıntı, belki de yöreye özgü bir gelenek… Her ne olursa olsun, sona erdirilmesi son derece yerinde olmuştur.

Bu geleneğin sona erdirilmesinde, o dönemde tüm Türkiye’de —ve özellikle Köşektaş’ta— yükselmeye başlayan siyasal bilincin gençleri ve aydınları etkilemiş olmasının büyük payı olduğunu düşünüyorum. Bu elbette benim kişisel yorumum. Aslında bu “daşlaşma kültürü”, bizde ve doğu toplumlarında hiç eksik olmamıştır. Sürekli düşmanlık üreten bu kültür ve davranış biçimi, kimin neye ve niçin düşman olduğunu bilmeden sürüp gider. Toplumun önünü tıkayan, yenileşmenin ve gençleşmenin oluşumuna engel olan her türlü sürer durumdan yana gerici bir kültür —ya da kültürsüzlük— tür. Mevcut durumu korumak için düşmanlıkların olması gerekir ya da düşmanlıklar yaratılmalıdır.

Bu kültür bize bir canlılık da getirmiyor; karşımızdakilerin de haklı olabileceğini söyleyemiyoruz. Dolayısıyla karşımızdakilerin doğrularını paylaşamıyoruz. İster istemez yalan ve gerçek dışılık üretiliyor sürekli. Yaratıcılığın ve üretkenliğin önündeki en büyük engel bu. Hep biz haklıyız, hep biz doğruyuz; karşımızdakiler asla doğruyu söyleyemez. Bu da tekrarı, tekdüzeliği getiriyor: tekrardaki kahredici kolaycılığı ve ezberi. Burada zekâya yer yok; ihtiyaç da yok zaten. Düşmanlıklara taraf olmanız yeterlidir ve gereklidir. O hâlde yaşasın düşmanlık! Her şeyi en iyi biz biliyoruz; karşımızdakiler asla bilemez. Peki ya biliyorlarsa? Onların doğrusundan mahrum kaldığımızın farkında mıyız?

Matematikte “pi” sayısı evrensel bir gerçektir. “Hayır, bu doğru değil” demenin bir anlamı var mı? Ya da o evrensel doğruyu reddetmenin yol açacağı vahim sonuçlar ne olacak? Karşı tarafta yaratacağı hasarı hiç düşünmeden, sopalar ve taşlarla bekliyoruz; kimin kafasının gözünün yarılacağı belli olmadan. Önemli olan o taşı atmak ve birilerini yaralamak. Acaba bütün dünya mı böyle? Sanmıyorum. Öyle olsaydı uygarlıklar yaratılamazdı — dinlerin, inançların, ideolojilerin aksi mesajlarına rağmen.

Hiçbir şekilde engel olunamayan çok güçlü bir kolaycılık kültürü bu: bir güdü. Sadece taraf olmanız yeterlidir; başka hiçbir çaba gerekmez. “Çıkar çatışması” diyenler olabilir. Ancak aynı çıkarları savunuyor görünen, aynı ortak değerleri paylaşan gruplar arasında da olabildiğine göre, bunun çıkarla da çok fazla ilgisi yok. O hâlde nedir bu olgu? Her atılan taşın başka büyük ve kalıcı düşmanlıklar üretmesini isteyen bir “bencillik”. Ya da altında ezildiğimiz eski bir ortak süper-bencillik mi? Veya ortak bir suçluluk duygusu mu? Geçmişimiz bu kadar kriminal ve kirli mi?

Çok mu ahlakçı bir yazı oldu sevgili dostlar? Neyse, çok dikkate alıp da kafanızı karıştırmayın; üzülürüm sonra! “Daşlaşa daşlaşa” taşlaşacağız nasıl olsa.

“İnsana yabancı gelen tüm koşullarda yaşanmış veya yaşanabilecek anlık kayıtlardan bir demet bütün bunlar... Hemen herkesin kendinden bir parça bulabileceği ve yüzüne pussuz bir ayna tutabilecek bu denemelerde, çoğu yazarın dört elle sarıldığı ‘mutlu son’, ‘acı son’ gibi izlerden söz etmek mümkün değil. Gerçekle hayalin birbirine örgülendiği, zamansal belirsizliklerle bezeli, okutan, okudukça düşündüren bir çalışma; yazarın yıllanmış birikimlerinden küçük ve özel bir seçki…”


 


0 Yorum - Yorum Yaz
Bakkal Eşref Emmi


Bakkal Eşref Emmi
Hüseyin Seyfi

Bir köy bakkalının kapısından içeri adım attığınızda, yalnızca bir dükkâna değil; çocukluğun en saf anılarına, toprağın kokusuna, insan sıcaklığının hiç eksik olmadığı bir dünyaya girersiniz. Bu satırlar, işte o dünyanın kapısını aralıyor.

Eşref Emmi’nin bakkalı, yalnızca sabun, şeker, akide ve defter kokan bir dükkân değildi; köyün nabzının attığı, sohbetlerin demlendiği, çocukların hayallerini büyüttüğü bir sığınaktı. Toprak zeminin sulandığında yükselen o mis gibi koku, kekliklerin ötüşü, tombala sesleri ve gençlerin neşesi… Hepsi bir zamanın içimize sinmiş sıcaklığını yeniden uyandırıyor.

kosektas.net

Çocukluğumda hatırladığım köy bakkalıydı. Dükkânın yer döşemesi toprak, beyaz topraktan badanalı olan beyaz duvara tutturulmuş terekler ve tereklere yerleştirilmiş satılan mallar… Sabun, sigara, kibrit, iğne iplik, çay, şeker, reçel, kolonya, helva, tahin, sekiz on metrelik basma, pazen; öğrenciler için defter, kalem, silgi, tebeşir… Yere dayalı akide şekeri ve fıstık çuvalları… Bir masa üstünde kollu terazi ve altında çekmeceli bir masa… Çekmecede o günün hasılatı… Delikli iki buçuk kuruştan en çok kâğıt on liraya kadar… Alışverişler değişim şeklinde de olurdu. Para yerine başta yumurta, arpa, buğday verilir; karşılığında tütün, çay, şeker gibi şeyler alınırdı.

Gün boyu toprak zeminde biriken fındık fıstık kabukları akşamdan önce, bir de sabah el süpürgesiyle temizlenirdi. Temizlikten önce zemin sulanınca mis gibi toprak kokardı. Köy bakkal dükkânlarının kokusu başkadır; bisküvi, akide şekeri ve sabun kokuları birbirine karışır.

İkindine doğru bağ, bahçe gibi tarım işinden dönen genç ve orta yaş grupları Eşref’in dükkânında toplanırlar; duvara yaslanmış tahta sıralara oturup şeker, fındık, fıstık, bisküviye sarılmış lokum veya şeker sucuğunu atıştırırken Eşref’e takılmadan edemezlerdi. Eşref konuştukça konuşurdu. Hep hayalinde evlenmek istediği fakat evlenemediği bir kadın olurdu. Bu kadın ya Avanos’tan ya da Erzurum’dandı. Aslı astarı var mıydı, yok muydu kimse bilemezdi.

Eşref Emmi aynı zamanda avcıydı. Pencerenin önünde ve ayrı iki kafes içinde keklik bulunurdu. Kekliklerin ne zaman öteceği belli olmaz; çocuklar olarak ötüşlerini beklerken Eşref Emmi ağzıyla sesler çıkartarak ötüşlerini sağlardı.

Eşref’in bakkalında tombala çekilir, iskambil oynanır, sohbet edilir; isteyen istediğini içerdi. Delikanlılar köy içinde döner dolaşır, sonunda bakkala gelirlerdi.

Köyde kahvehaneler sonra açıldı. Onlardan biri de yine Eşref’in kahvesiydi. Duvardaki çerçeveli resmi unutmam. Aynı çerçevede bakış yerlerine göre değişen üç resim size bakardı: Karşıdan bakınca Atatürk, bir yandan bakınca Cemal Gürsel, öbür yandan da İnönü görünürdü. Kahvenin yer zemini bakkalınki gibi toprak değil, ahşaptı. O zamana göre tam bir köy kahvesiydi.

Galiba on, on iki yaşımdaydım. Fincanı elli kuruşa hayatımdaki ilk kahveyi —iyi arkadaş olduğum Secaattin’le birlikte— orada içtim. Kahve şekerliydi. Hoşumuza gitti; bir daha isteyince Eşref Emmi, “Kahve bir kez içilir,” diyerek bizi uyarmıştı. Biz ısrar edince kıramadı, birer fincan daha doldurdu.

Eşref Emmi, çocukla çocuk, büyükle büyüktü. Yaşı seksen yediymiş. Allah rahmet eylesin.

Hüseyin SEYFİ